|
Geçen haftalarda Tutku'nun doğum günü için toplandık.
Kalabalık bir grup ve benim ilk gece çıkışım.
Aylardır görmediğim onlarca arkadaş.
Mağusa'dan, Girne'den, Lefkoşa'dan kaç kişiyle, uzun yılların biriktirdiği ve nereden bırakılırsa, oradan devam eden bir dostluk tadında tekrar biraya geldik.
Tanıştığımızda, gençliğin ilk heyecanları vardı, içimizde.
Acılar, sevinçler öyle yumuşaktı ki...
En büyük acı, aşk acısıydı o zaman, herhalde.
Ölümler yoktu, hastalıklar ve zamansız ayrılıklar daha hiç yaşanmamıştı.
Herkesin kalbinde bir oyun zamanından kalan, el değmemiş bir heyecan vardı.
Yormamıştı henüz hayat.
Ve hergün yeni baştan başlıyordu.
Bir kalp çırpınışında, utangaç bir ilk bakışta, ya da sırf kapris kokan bir öfkede.
Bir proje tesliminde ve bir dönem sonunda, hep yeniden başlıyordu, heyecan duyabilmenin, başarabilmenin tarifsiz sevinci.
İlk dönem projemi hatırlıyorum.
Geceler boyu, montajsız çekim için bir dakikanın onlarca saatte çekildiği bir dönem ödeviydi.
Ve senaryo, kanser olduğunu öğrenen bir annenin kızına bıraktığı bir mektup üzerine kuruluydu.
Sınıftaki toplu gösterimde Sevgili Skip, gözyaşlarını tutamamış, biz çok gülmüştük.
Bilmiyorduk kanserden kaybettiği kızkardeşinin acısının hala çok taze olduğunu ve yeğeni ile ilgilenecek gücü hala bulamadığını!
Şimdi, uzun aylar sonrasında tekrar biraraya geldiğim birçok arkadaşın beyazlar keşfediyorum, saçlarında.
Hayat yoruyor artık.
İlk beyazlarımız bunlar, bizim.
Yirmili yaşları sürpriz bir şekilde geride bırakıyoruz.
Bazen hayat bizden hızlı, biz ondan yavaş, akıp gidiyor zaman.
Artık bizim acılarımız, sevinçlerimiz daha çok iz bırakıyor, daha çok hatırlanıyor, bu zamanlarda.
Artık kaybediyoruz ve geri gelmeyenler olabiliyor, çünkü.
O gece, saat ilerlerken, yeni bir arkadaş grubu geldi.
Ve birdenbire ortak bir muhabbet başladı.
Yaşayanlar için kolay, tanıdık, ama tanıklık edenler için en zor muhabbet!
Masadakilerin biri, göğüs kanseri teşhisiyle, hala devam ediyor kemoterapisine.
Üç haftalık aralıklarla, Güney Lefkoşa'da sürdürüyor tedavisini.
Yeni doğan bebeğini bırakmak zorunda kalıyor, bu zamanlarda.
Benden farklı koşulları.
Deneyimlerimizi paylaşıyoruz.
Bazıları aynı, bazıları değişik.
Masadaki diğeri, uzun yıllar önce yenmiş kanseri.
Daha ilk gençlik adımlarında, İngiltere'de tamamlamış tedavisini.
Bir bacağını kurban verse de gönlündeki yaşama sevinci, gücü ve hayatın karşısındaki o dişini geçirip yaşamaya aşık olma hali, hiç sönmemiş.
Öyle canlı, öyle kıpır kıpır.
Ve gecenin en sonunda, bir başka arkadaş ile buluşuyoruz.
Tesadüfen ve uzun yıllar sonra.
Kemik kanseri için İstanbul'da tamamladığı tedavisi yeni bitmiş.
Hayatın normal temposuna dönmeye çalışıyor.
Portları hala vücudunda.
Ben biliyorum, hissediyor ve hala o ilaç kokusunu duyuyor, günün ve gecenin en güzel kokusunda bile.
Birden bire, tesadüflerin biraraya getirdiği yirmili yaşlarını daha yeni geride bırakmış, dört kişi oluyoruz.
Ve bir kez daha öğreniyoruz ki, hayat ve ölüm incecik bir pamuk ipliğinde, yanıbaşımızda.
Ne hayatta olmak, ne de ölmek marifet.
Marifet yaşayabilmek.
Sevgili Cenk ile yaptığımız röportaj sonrası çok olumlu tepkiler aldım.
Özellikle hastalar ve hasta yakınları, kendilerinden birşeyler bulduklarını anlattılar, uzun uzun.
Ama gelen farklı görüşler de vardı.
Yani bir insan, ölümün en yakınında bu kadar kolay atlatabilir mi, bütün bunları diye.
Kolay değil, ama şanslı olduğunu biliyorum ben, bu sürecin.
Yine de dönüp baktım o çok yakın geçmişe, ister istemez nerelerde en çok yorulduğumu, ne kadar ağladığımı saymaya çalıştım.
Azdı gerçekten. O kadar az ki, sayılabilecek kadar.
Ve o gece, birkaç yıl önce, hayatına hiç asık bir surat girmemiş ve en büyük acısı, belki bir gençlik aşkı olan o masada bir kez daha keşfettim ki, benim en büyük şansım, bu satırların sahibi olarak, bu gücü paylaşabiliyor olmamdı.
Belki benden güçlü, benden dayanıklı daha yüzlerce kişinin de sesini duyurabilmemdi, ayrıcalığım.
O yüzden, şimdi o iyi olma hallerinde, kendimce keşfettiğim hayatın ilginç noktalarından biri olarak paylaşmak istedim o geceyi, bu satırlar aracılığı ile.
Hani kanserin çok yaygınlaştığı değil sadece, ama yaşamak karşısında aslında güçlü olunduğunu söylemek istediğimden.
Çünkü esas zor olanın yaşadığını hatırlayabilmek olduğunu bir kez daha anladığımdan.
Geçtiğimiz gün, Yenidüzen'de Sevgili Sami'nin yazısını okuyunca, hayatın herkes için aynı hızda ve aynı acımasızlıkta aktığını hatırladım bir kez daha.
Unutulmaya yüz tutmuş, birçok el yapımı oyuncağın sergilendiği bir sergiyi ziyaret ettiğinden bahsediyordu, Sami.
Ben anlattıklarından, galiba, sadece 5 taşı hatırlıyorum.
Zaman değişiyor ve hızlı akıyor.
Biz geriye dönüp baktığımızda, hızlı kaybettiğimizi düşündüğümüz her anda acıyoruz.
Sanırım önemli olan, sadece yaşamak karşısında güçlü kalabilmek değil, ama, zaman akarken de gücü kullanıp, tadını yakalayabilmek.
Ve şaşırabilmek hayat karşısında.
Şaşkınlığının farkına varabilmek bu kadar ezber içinde.
|