|
Can Dündar'ın son belgeseli Mustafa, Türkiye'de büyük tartışmalara sebep oldu.
Ama, reklamın iyisi kötüsü olmaz derler.
Bu tartışmalar olmasaydı, kesinlikle Mustafa belgeseli, ilk sinema tercihlerimden biri olmayacaktı.
Belgesel, Türkiye'de gösterime girdiği günden bu yana, o kadar çok tartışıldı ki, geçtiğimiz akşam izledim, Mustafa'yı.
Belgesel, 130 dakika.
Özellikle Goran Bregoviç'in müzikleri ile film tadında verilen sahneler, gerçekten etkileyici. Bunun ötesinde, izleyiciyi içine alan bir ustalıkla kullanılıyor, bütün açılar ve kamera.
Ne var ki, bütün bunların ötesinde, "Mustafa" bir Atatürk belgeseli.
Ve kesinlikle üzerine savaşlar çıkarılacak, hakaret dolu, ya da Atatürk'ü kötüleyen bir belgesel değil.
Can Dündar, Atatürk'ün insan yanını ortaya çıkarmış. İlk kez kullanıldığı söylenen birçok belge ve görüntü,
belgeselin önemli zenginliği. Bu malzemelerle özellikle, Atatürk'ün duygusal tarafına vurgu yapılıyor.
Atatürk ile ilgili yeni olan, Corinne adındaki bir Fransız kadına, cepheden yazdığı aşk mektupları. Yalnız gecelerinde, Corinne'i ne kadar özlediğini ve hayal ettiğini anlatıyor, mektuplarında. Ve hasretle öperek, son veriyor mektuplarına.
Bu bölüm belli ki, Türkiye'de çok sevilmemiş.
İlahi bir gücün simgesi ya Atatürk, aşk ya da de tutku, en büyük insani zaaf.
Bunun ötesinde, aslında bizim bildiğimizin aksine, heykellerini yapması için Musolini'nin heykeltıraşını getirerek, ülkenin dört bir yanını heykelleriyle süslediği anlatılıyor, belgeselde.
Biz ise, daha fazla yaşarken heykellerinin yapılmasından rahatsızlık duyduğunu biliyoruz.
Oysa O, günlüklerinde de yazdığı gibi, hedeflediği değişimi, zorla, darbe niteliğindeki devrimlerle yapabileceğini biliyor. "Ben zamana yayıp, herkesin alışmasını bekleyemem, hemen olmalı" diyor günlüklerinde. Bu inat ve hırs sonucunda ortaya çıkan değişim ise, bir diktatörün eseri olarak anılıyor, yabancı basında.
Atatürk ile ilgili bu yön de son derece rahatsız etmiş bazı kesimleri.
Demokrasinin olmadığı, bir devletin işlemediği, her şeyin sadece bir adamın ağzından çıktığı bu yönetim
şekline, bir yabancı gazetecinin kaleminden alınan "diktatörlük" sıfatı, en fazla rahatsızlık yaratanlardan.
Bir de Atatürk'ün Makedon ruhuna vurgu yapılması rahatsız etmiş bazılarını.
Şimdi, Can Dündar aleyhine bir suç duyurusunda bulunuluyor. Sebep, belgeselde Atatürk üzerinden sigara
içiminin özendirilmesi.
Gençlere ve çocuklara kötü örnek oluyor deniliyor, gerekçede.
Yıllar yılı, mitleştirilip, efsaneleştirilen Atatürk, yemek yemeyen, su içmeyen, hastalanmayan, ağlamayan, tuvalete gitmeyen insanüstü bir varlık olarak sunuldu. Bu süreç içerisinde değil Atatürk'ün yaptıkları, o dönemin kendi içinde sonuçları ve ortamı da sorgulanamayan, yazılan resmi tarih dışına çıkamayan bir dogma oldu.
Mustafa üzerinde yaratılan tartışmalar, bu alanda daha ne kadar çok yol yürünmesi gerektiğini bir kez daha ortaya koyuyor.
Bugün tarihi, resmi dogmalar dışına çıkaramayan bir ülke, demokrasisini geliştirmeye çalışıyor.
Bugün, yasalar üzerinde düşünce ve insan hakkı yaratmaya çalışan bir ülke düşünen ve sorana tehdit olabiliyor.
Ve bu ülke, şöyle ya da böyle bir aynayla bize yansıyor.
Resmi tarih bir şekilde sorgulanabilmeli. Dogmaların yıkılmasının önü açılabilmeli. Soran ve sorulmasını sağlayanları, düşünce üretenleri yok etmeye çalışan değil, geçmişiyle, bugünüyle hesaplaşabilecek yürekliliği gösterecek bir toplum, gelişimini sağlayabilir ve travmalarını aşabilir.
Kıbrıslı Türk Psikanalist Vamık Volkan ile tarihçi arkadaşı Norman Itzkowitz, antropologların, tarihçilerin, sosyologların ve psikanalistlerin de katıldı bir çalışma sonrasında, on yılda tamamladıkları bir Atatürk kitabı ortaya çıkardılar.
Atatürk ile ilgili sayısız kitap yanında, 1984'de basılan "Ölümsüz Atatürk" adındaki bu kitap, Atatürk'ün yaşadığı travmalara dokunan, ender araştırmalardan biri.
O kadar millileştirilip, o kadar mitleştirilmiş ki, Atatürk imgesi, Volkan ve Itzkowitz de tepkiler almışlar, aslında bir ulusu kurtararak, mutsuz çocukluğundan kurtulmaya çalışan biri olarak sununca Atatürk'ü.
Kitaptaki ve belgeseldeki ortak nokta da mutsuz ve kırık bir çocukluk geçiren Mustafa Kemal'in, özellikle travmasını besleyen kişi olan annesi, Zübeyde Hanım'ın da çilesini, Türk ulusunu çilesinden kurtararak yoketmeye çalıştığına vurgu yapılmasıydı.
Kim bilir, belki de mutsuz çocukluğunun izlerini hep taşımış, bu son derece akıllı, narsist ve yalnız adam, Türk ulusunun acılarına son vererek, annesinin acılarına son vermiş, ama arkasında bıraktığı, evrimini tamamlamamış ve çoğu zaman da batıyla doğu arasına sıkışıp kalmış toplumu, travmalarından kurtaramamıştır.
|