Kibris Gazetesi
ARŞIV


EN ÇOK OKUNANLAR
Her taraf toz duman
Refüje çarpıp takla attı
Yeşilırmak'ta doğa tahribatı
Okul ve cami dışında din dersi verilmesi için çalışma yapılıyor
Tankerle su taşınmasına komşu öfkesi
Bariyerler durduramadı
Biyologlar Derneği: Kanlıdere kurutuluyor
Kötü kokular içinde, farelerle yaşamak istemiyoruz
Kıbrıs sorunu gelecek sonbahara kadar çözülmüş olacak
Anastasiadis taviz konusundaki sözlerine açıklık getirdi
AB, Talat ile temas kurmalı
Orucun zararı aşırı yemek
Hristofyas: Mülkiyet önemli mesele
Elektrik, yüzde 40 ucuzlamalı
Yamaç paraşütünde dünya klasmanındayız
Talat: AB Kıbrıs meselesinde olumlu rol oynayamaz

YORUMLANANLAR
Panayotis Necati'ye 2 gün [1]
Ekmeğe zam: Ekmek bugünden itibaren 1 YTL'ye satılacak [1]
Kazaya davetiye çıkaran yol [2]
İzinsiz inşaatların yapımı durduruluyor [7]
Yedidalga'da viraj tehdidi [3]
Kıvanç Buhara, ÖRP'ye katıldı [3]
Bayrağını al, Kıbrıs'a gel [6]
Çayönü'nde 30-40 yıllık 393adet servi ağacını kestiler [6]
Kalp hastalıkları kanserle yarışıyor [2]
Oynamadan da kazanılır: 1-0 [2]
Serdar Akgül, kızı için böbreğini satacak [5]
Rumlar Güzelyurt için yürüdü [7]
Süt atıkları çevreyi mahvediyor... Noro suyu fidanları kuruttu [3]
Sponsor olun 5 yıl reklamınızı yapalım [8]
Cihangir'in kuzeyi çöplüğe dönüştü [4]
Cihangir tam gaz: 2-1 [3]

Eski Lefkoşa'da bir yaz günü...

Bilbay Eminoğlu

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   18 Mayıs 2008, Pazar Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Bu satırları dün sabah saatlerinde gazetede yazmaya başlarken sevgili dost Önder Santel'e telefon açtım.

-Tahtakala'dan sen de gelir miydin Sarayönü'ne; Halil Dayı'nın sulu muhallebilerinden yemeye, diye sordum.

-Lefkoşa'da biri var mıydı zaten o muhallebilerden yemeyen, dedi ve ekledi:

-Halil Dayı'nın sulu muhallebisini yemediyse o adam Lefkoşalı değildir demektir!

Sıcak yaz günlerinde evde ben de özene bezene sulu muhallebi yaparım, çok da güzel olur ama yine de Halil Dayı'nın o işteki ustalığını yakaladığımı söyleyemem.

Polis merkezinin tam karşısında Mulla Hasan'ın Kahvesi'nin yanında dururdu el arabasıyla.

Tabii ki kışta sadece sütlü, yaz aylarında hem sütlü hem sulu muhallebi yapardı. Haliyle yazda buz gibi soğuk sulu muhallebilerinin sürümü daha fazla olurdu.

Ne zaman gitseniz, orada beş on kişiyi sulu muhallebilerini kaşıklarken, bir o kadar kişiyi de sırada beklerken görürdünüz.

Pazar günleri dışında her gün orada olurdu. Daha önceden hazırladığı muhallebileri, tabakları, kaşıkları, gül suyunu, buz parçalarıyla soğuttuğu musluklu su leğenini el arabasına yerleştirir, gelir ve her zamanki yerini alırdı.

Gelmesiyle birlikte insanlar arabasının etrafını sarardı.

Bir tabak alır, içine isteğinize göre bir ya da iki muhallebi koyar, üzerine dolu dolu birkaç kaşık pudra şeker serpiştirir, saf gül suyu ve buz gibi su ekler, bir kaşıkla birlikte elinize verirdi. Ayakta yerdiniz.

Hiç unutmam; zaten küçük parçalara bölerek, su, şeker ve gül suyuyla iyice karıştırarak yiyeceksiniz ama yine de ne kadar güzel yapıldığını, ufalanmadığını göstermek için tabağın içine eliyle biraz yukarıdan 'lap' diye bırakırdı muhallebiyi. Kaşıkları da günümüzdekiler gibi değildi, özeldi.

Yedikten sonra isterseniz bir bardak soğuk su dahil, tanesini tam olarak anımsayamıyorum ama iki üç kuruşa satardı. Çoğu müşterileri, siparişini verirken  "çift olsun Halil Ağa" derdi. Yedikten sonra "Bir tane daha" diyenler de olurdu.

                                                                                 

                                                                           ***

Bir zamanların Lefkoşa'sında yaz aylarının bir diğer nefis serinleticisi, Hüsnü Arap'ın saf inek sütünden Samanbahça'daki evinde yaptığı kaymaklı dondurmasıydı.

Kışta "Salep Hüsnüüüü" diye çığırtkanlık yaparak Lefkoşa sokaklarını dolaşan Hüsnü Bey yaz aylarında da üç tekerlekli bisikletiyle "Hüsnü dondurmaaaa, gaymak" diye çıkardı müşterilerinin karşısına. Çocuklarıyla birlikte çok eski bir yöntemle yapardı dondurmasını. Dün gibi gözlerimin önünde. İçinde sıvı halde dondurma bulunan silindir şeklindeki  kapaklı paslanmaz kabı, içinde tuz ve buz parçaları bulunan başka bir kabın içinde sürekli olarak bir sağa bir sola çevirerek dondururlardı. Çoğu zaman bekleyemezdik Hüsnü Efendi'nin bizim sokağa gelmesini. Ya biraz bekleyin, daha pekleşmedi" derdi ya da henüz gevşek de olsa doldururdu, o zamanlar "piskot" dediğimiz külahlara.

Hüsnü Arap kadar olmasa da Tahtakala'nın da usta bir dundurmacısı vardı. Kasım Dayı... Dondurma külahları, daha  "icat edilmeden" dondurmasını çöreğin içine koyardı!.. Çok sonraları, kayınpederi Ali Aylakçı, külahta dondurma işini daha da geliştirdi ve dondurmayı tenekeden yapılmış dikdörtgen şeklindeki bir aygıtla, sandviç gibi  iki gofret arasına koyarak satardı. Aylakçı, dondurma isteyenlere "Külahta mı yoksa sandviç mi?" diye sorardı.

Ya, omuzlarına astıkları "ülüklü" güğümlerde gül şurubu ya da limonata satan şerbetçilere ne demeli.

Bardağı, omuzlarındaki güğümlerden şerbetin akabilmesi için öne doğru iyice eğilerek doldururlardı.

Halil Dayı'nın sulu muhallebileri gibi ucuzdu, birkaç kuruşu geçmezdi dondurma ve şerbet fiyatları.

 

                                                                             ***

Şimdiki nesil "Bambakyan"ın gazozlarını ve içerken mandalina yermiş gibi olduğunuz mandalina suyunu da nerden bilecek.

Ermeni Bambakyan'ın gazoz fabrikası Yenişehir'deydi. Bizim Samanbahça'nın hemen yakınında, polis merkezinin yan sokaklardan birinde de satış yeri vardı. Cam şişelerde satılan o nefis gazoz ve mandalinalarının kapakları da camdı ve pirili (misket) gibiydi.

Kapağı açmak için misketi iyice bastırır ve şişenin içine düşürürdünüz.

Misket, o zamanlar çocukların en sevdiği oyunlardan biriydi. Bambakyan'ın boş gazoz ve mandalina şişelerini toplar, kırar ve içindeki misketleri alır, biriktirirdik. Biraz yeşilimsi ve normallerine göre daha iri olan o misketleri "enek" olarak kullanırdık. Öyle derdik o zamanlar. Enek, "ana misket" demekti. Onlarla daha güzel nişan alırdık.

Bir atışta vururduk öteki küçük misketleri. Bu yüzden Bambakyan'ın şişelerini kırarken, eneğin zarar görmemesine çok dikkat ederdik. En güzel, hiç bir yeri zarar görmemiş, tam yuvarlak olanları seçerdik.

Çok sonraları Coca Cola ve Regis geldi Kıbrıs'a... Bambakyan karşısında güçlü rakipler bulmasına karşın özellikle o  meşhur gazozu uzun yıllar revaçta kaldı.

Rumların ürettiği  "Aroma", "Keo Vita", "Kean" limonata ve portakal suları, "vimto" gibi.

 

                                                                                ***

Coca Cola'nın, günümüzde de var sanırım, sadece kendine özgü yeşilimsi cam şişeler içinde satılmasına başlanmasıyla, gençler kendilerine göre, biraz kumarı andıran  ilginç bir oyun buldu.

Samanbahça'nın Girne Caddesi'ne açılan sokağının köşe başında Hacı Efendi'nin sigara, meşrubat ve başka bir takım şeyler sattığı dükkanı vardı. Hacı Efendi, yaz aylarında dükkanın önüne, içine meşrubat şişeleri ve buz parçaları yerleştirdiği tahtadan yapılmış bir buzluk koyardı.

Zaman zaman orya gidip izlerdim... Oyun  iki kişiyle oynanırdı. Orada kendi aralarında nasıl anlaşmışlarsa oyunculardan biri buzluktan aldığı soğuk herhangi bir meşrubat şişesini sıkı sıkıya tutar, diğeri de bildiğimiz metal kapak açacağıyla hızla kapağı açardı. Kapak açıldığında şişenin içindeki meşrubat taşarsa kapağı açan o meşrubatı kazanırdı. Taşma olmadıysa meşrubat şişeyi tutana kalırdı.

Bazen daha çok şişeyi tutanlar bazen de tam aksine şişeyi açanlar kazanırdı.

Orada yığınla açılmış meşrubat birikirdi. Oyuncular içebildikleri kadarını içer, gerisini evlerine götürür ya da seyircilere ikram ederdi. Tabii Hacı Efendi oradan hiç ayrılmazdı. Açılan her meşrubatın parasını takır takır alırdı.

İki oyuncu, art arda oyunu kaybetmeye görsün, yine anlaşmalı olarak yer değiştirirdi.

Şişeyi tutan açanın, açan da tutanın yerine geçerdi.

Elinde anahtarla şişeyi açmaya hazırlanan oyuncu, tutana "biraz salla", diğeri ise "görmedin mi "salladım" der ve şişeyi hafifçe iki yana doğru sallardı. Oyunun kuralıydı bu; Şişe açılmazdan önce biraz sallanacaktı.

Bazen ne olurdu biliyor musunuz?

İddia üzerine, içindeki meşrubat iyice çalkalanan şişe açıldığında hiç taşma olmaz ya da tersi olur, hiç sallanmamış bir şişeden neredeyse meşrubatın yarısı dökülürdü.

 

                                                                                  ***

Daha önce de yazdım...

Bir zamanlar evlerde, işyerlerinde tahtadan yapılmış buzluklar kullanılırdı ve buz kalıplarıyla soğutulurdu.

Meşhur Buzcu Enver, yaz aylarında üç tekerlekli yük bisikletiyle (o zamanlar velesbit derdik) evlere, dükkanlara buz dağıtırdı.

Günümüzde Maliye Bakanlığı'nın bulunduğu geniş alanda buz fabrikası vardı. Sulak bir yerdi, yemyeşildi oraları.

Buzcu Enver, fabrikadan aldığı büyük buz kalıplarını, ya bütün ya yarım ya da dörde bölerek satardı. Biz, bütün aileler gibi evdeki buzluğumuz için "bir garto" da denilen çeyrek parça alırdık. Babam kolayına erimesin, akşama kadar idare etsin diye torbaya sarar, sonra koyardı buzluğa. Hava kararıncaya kadar içecek soğuk su bulurduk.

Tabii o ilkel buzluklar, yalnızca soğuk su elde etmek için değil, meşrubatın, sebze ve meyvelerin soğutması bazı yiyeceklerin taze kalmasını sağlamak için de kullanılırdı. Etler daha çok buzluğun üst kısmında buz parçasının bulunduğu yere yerleştirilirdi.

Keşke elimde bir fotoğraf olsa da o buzlukların nasıl bir şey olduğunu size gösterebilseydim.

 

                                                                                ***

Yazıma, "Eski Lefkoşa'da bir yaz günü..." diye başlık atmıştım.

Peki, yıllarca önce bugünkü gibi bir pazar gününü nasıl geçirirdi insanlarımız?

Hemen söyleyeyim; şimdiki gibi mangal yakarak, piknik yaparak değil tabii ki.

Toplumumuza "mangal kültürü" çok sonraları yerleşti.

Herhalde öteki yerleşim birimlerinde de öyleydi; Lefkoşa'da insanlar, güne fırına verilecek patates kebabını hazırlamakla başlardı.

"Kadeyif sinisi" denilen (günümüzde hala öyle diyoruz) sinilere ikiye bölünmüş patatesler, et parçaları, dilimlenmiş soğan, domates yerleştirilir, fıstık yağı, tuz, karabiber eklenir ve pişirilmesi için fırınlara verilirdi.

Biz Asmaaltı'nda, günümüzde sanırım "Bereket" adıyla hala hizmet veren, o zamanki adıyla "Anastas'ın Fırını"na götürürdük tepsimizi. Sabah saat 09.00 gibi Ermeni fırıncıya tepsiyi teslim eder, öğle ya da en geç saat 13.00'te arardık.Fırıncı, karışmasın diye bir alçı parçasıyla tepsinin üzerine getirenin adını yazardı.

Tahtakala'da da, pazar günleri için fırın kebabı pişirmeyi kabul eden Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum fırıncılar da vardı. Cemal Dayı'nın fırını, Mustafa Dayı'nın fırını, Toğli'nin, Biçoli'nin, baklavacı Yorgo'nun  fırını gibi. Baklavacı Yorgo'nun oğlu Andreya tepsi kenarına tebeşirle isim değil, bir numara yazar ve o numaranın yazılı olduğu bir kartçığı tepsi getirene verirdi.

Okkalık beyaz ekmekleriyle ünlü Deli Hüseyin de biraz nazlanmasına karşın kebabını pişirmesini isteyen müşterilerini geri çevirmezdi.

Ne güzel olurdu, odun ateşinde pişmiş o kebaplar. Mangalda yaptığımız şiş, şeftali, pirzola kebaplarına dur şurda derdi!

 

                                                                                  ***

Pazar günleri başka neler mi yapardı insanlarımız?

Özellikle gençler bir "loforiyo" (otobüs) kiralar Girne'ye denize giderdi.

Yine 20-25 kişilik bu otobüslerle adanın çeşitli yerlerine geziler yapılırdı.

Akşam üzeri serinde, çiçeklerle süslenmiş otobüslerde şarkılar, türküler söylenerek dönülürdü  Lefkoşa'ya...

Ve akşam faslı başlardı...

Evlerin önü sulanır, oturulur, tatlı sohbetler yapılırdı....

Yaseminler dizilirdi ipliklere...

Çoğu zaman olduğu gibi acıklı, oğlanla kızın kavuşamadığı siyah beyaz yeni bir Türk filmi seyretmek için mendillerle Çağlayan'a yazlık sinemalara akın ederdi insanlar.

Nerde o eski Lefkoşa, nerde o güzel günler.

Daha yazmak isterdim ama bakıyorum yerim kalmamış.

Damdan düşer gibi olacak ama bu haftalık da bu kadar diyelim...

Haftaya bir başka nostaljik yolculukta buluşmak üzere esen kalın.

   690 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazılarını görüntüle
07 Eylül 2008, Pazar   Eski insanlarımız
06 Eylül 2008, Cumartesi   Hükümete bir anımsatma: Petrol fiyatları tepetaklak!
05 Eylül 2008, Cuma   Bakalım buna ne diyecekler?
04 Eylül 2008, Perşembe   Duydunuz mu?...Hayat ucuzlamış!
03 Eylül 2008, Çarşamba   Umuda yeniden yelken açıyoruz
02 Eylül 2008, Salı   Daha çoook kazıklar yiyeceğiz!
31 Ağustos 2008, Pazar   Yarın akşam bu gavede "Ganlı Nigar"...
30 Ağustos 2008, Cumartesi   Bir okur yazısı
29 Ağustos 2008, Cuma   Bu hesabın içinden çıkabilene aşkolsun!
28 Ağustos 2008, Perşembe   Sıcaklar ve suçlar



DÖVİZ KURLARI : .
DÖVİZ CINSI ALIŞ SATIŞ
1 DOLAR 1.2122 1.2207
1 STERLİN 2.1588 2.1749
1 EURO 1.7582 1.7706



YAZARLAR : .

Başaran Düzgün

FARKLILIK YARATABİLME ADINA...

Ali Baturay

HÜKÜMET, EŞEL-MOBİLLE OYNAYARAK KENDİ KUYU...

Hasan Hastürer

Tiyatromuza yaşam verenleri hep ayakta alk...

Mustafa Doğrusöz

Kırmızı çizgili yıllar(39)...

Akay Cemal

Hristofyas'ın tavsiyelerine bu halkın ...

Ahmet Tolgay

Okunması gereken "Kıbrıslı" bir ki...

Bilbay Eminoğlu

Eski insanlarımız

Hüseyin EKMEKÇİ

Doktorun değeri...

Dilek ÇETEREİSİ

"2 tel saçım da çıktı"

Aysu Basri

DİN DERSLERİ

Dr. Umut Altunç

Normal doğum mu? Sezeryan mı?

Uzm. Mine Çağlar

Akciğer kanseri

Türem Delikurt

Tüp Bebek Yöntemi: 30 yıllık bir geçmiş ve...

Dr. İsmail KEMAL

Futbol diplomasisi

Emin AKKOR

Zayıf halka bulunup, çekiliyor

Oğuz Metiner

Ramazan'a girerken

Psikolog Ayla Kahraman

OKUL

Naile SOYEL (GIDA MÜHENDİSİ)

Veee Renkler...

Mehmet RATİP

Robert Walser'i okumamanın ızdırabı

Dr. Orhan Aydeniz

Dünya Barış Günü

Harid Fedai

(Geçen haftanın devamı)





© 2003 - 2006 Kibris Gazetesı
Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak belirtilmeden yayınlanamaz.
Haber Merkezi: info@kibrisgazetesi.com
Sitedeki tüm harici linkler ayrı bir sayfada açılır. Kibris Gazetesı harici linklerin sorumluluğunu almaz.
Last Digital
eNewspaper Automation Software
Technology by:
                     
Dışarıya link Last Digital