|
Bazı meslekler için "zor meslek" deriz.
Aslında her mesleğin zor bir yanı var ama öyle bir meslek var ki, size yüklediği görev, sözcüğün tam anlamıyla gerçekten zor, çok zordur...
Kimse o mesleğe sahip olmak istemez...
Her insan yapamaz o mesleği...
Taş gibi bir yürek ister.
Örneğin gardiyanlık!.
Ama bildiğimiz anlamda gardiyanlık değil.
Cezaevinde asayiş ve güvenin sağlanmasından başka günü geldiğinde, idam gibi bir yargı kararını da infaz edeceksiniz.
Yani adam asacaksınız, can alacaksınız!
Bundan daha zor bir görev olabilir mi?
İtiraz edemez,"Yapamam" diyemez o görevi yüklenenler.:.
Vicdanları razı olmasa da emri yerine getirmek zorundalar...
Aksi halde işlerinden olurlar.
Zaten bunu bilerek kabul ederler o görevi...
Belki de, hiç idam kararı infaz etmek zorunda kalmayacakları umuduyla.
***
Yıllar önce, bizim Samanbahça'da oturan Cemal Çavuş, işte o çok zor görevi yerine getiren insanlardan biriydi...
İstemese de, vicdanı razı olmasa da.
İngiliz döneminde, Lefkoşa'nın güneyindeki Merkezi Cezaevi'nde başçavuş olarak görev yapıyordu.
İdam cezası vardı o zamanlar.
Sıklıkla olmasa da Cemal Çavuş'a iş düşerdi!
Yardımcısı gardiyan Yalyalı Uzun Mustafa mahkumu hazırlar o da kararı infaz ederdi.
Ve söylendiğine göre o gün cezaevine iyi gider, eve hasta olarak dönerdi.
Huzuru kaçardı, gece uyuyamazdı.
Kim bilir ne gibi duygular içindeydi...
Kim bilir, infaz işlemi sırasında nelerle karşılaşırdı...
Son anlarını yaşayan mahkum ona, ya da o mahkuma neler söylerdi acaba...
Nerden bileceğiz.
Görevlilerden başka kim yaşadı ki, hiç bir insanın görmek istemeyeceği o infaz anlarını.
Bilinen; acıma duygusundan, nasıl mümkün olabilir bilemiyorum ama bir süre kurtulabilen o çok zor görevi yapanların idam edilecek mahkumlara, son yolculuğuna çıkmak üzereyken, ölümün o korkunç soluğunu hissettiren soruyu mutlaka ama mutlaka sormaları gerektiğiydi.
-Son isteğin nedir?
Çoğu mahkum bu soruya, dudakları titreyerek "Su... Bir bardak su" diye yanıt verirmiş.
İngiliz yasalarına göre, mahkumun son isteği mutlaka yerine getirilmeliydi.
Ne isterlerse...
İki şey dışında...
İçki ve kadın!
Neden acaba?
Kime sorduysam bilemedi.
Ama İngiliz yetkililerin, bu neden için mutlaka bir izahı vardı.
Bir defasında ayakları zincirli bir mahkuma sormuşlar "Son isteğin nedir?" diye...
Ne istemiş adam biliyor musunuz?
-Nor böreği...
-Nor böreği getirin bana, demiş.
Sabaha yakın, şafak sökmezden önce infaz edilirmiş idam kararları.
O saatte nerden bulmuşlarsa, nasıl ve nerde yapmışlarsa böreği getirip önüne koymuşlar adamın.
Yemiş ve ardından ipi geçirmişler boynuna.
Bugün size, bu tatil gününde hoş olmayabilir, belki de keyfinizi kaçırabilir ama Cemal Çavuş'un öyküsünü anlatacağım.
Dramatik ama yaşamın gerçeği aslında.
İstemesek de, içimiz sızlasa da olmuş, yaşanmış bunlar.
Bazı ülkelerde halen yaşanıyor da...
***
Cuma günü bu yazıyı yazmaya başlamazdan önce Samanbahça'daydım.
Çocukluğumu, gençlik yıllarımı geçirdiğim mahallede.
Belleğimde hala bütün tazeliğiyle duran anılarım geçti yine gözlerimin önünden...
Çabuk ve geriye doğru oynatılan, kopuk kopuk bir film şeridi gibi...
Ve geçmişe duyulan dayanılmaz özlemle yine bir burukluk sardı içimi.
Bir daha, bir daha baktım o meydana, o sokaklara, o evlere...
Gözlerime inanamadım...
Top koşturduğumuz, uçurganlar uçurduğumuz oyun alanımız oto park olmuş...
Toprak sokaklar parke taşlarıyla döşenmiş, evler restore edilmiş, güzel de olmuş ama ruhu kaybolmuş mahallenin...
Hani nerde o kerpiç evler?
Hani nerde o evlerin avlularından sokağa taşan nar çiçekleri?...
Hani nerde, tam bu mevsimde çeşme başında saç saça başa başa su kavgası yapan kadınlar?
Nereye gitti, atlı arabalarla tenekesi bir kuruşa su satan sucular?
Samanbahça'da değil, başka bir yerde, başka bir diyardım sanki...
Yıllar öncesinden hala bazı izler taşımasına karşın, nasıl da değişmiş her şey!.
Samanbahça'yı Samanbahça yapan tüm güzellikler nasıl da kaybolup gitmiş...
O cıvıl cıvıl halinden bir şey kalmamış geriye.
Hala orada oturan gerçek Samanbahçalı bir avuç aileden başka.
Bırakamadı onlar, nice güzel anılarının saklı olduğu mekânlarını...
Ayrılamıyorlar oradan; adını olsun yaşatmak istiyorlar Samanbahça'nın.
***
İşte o ailelerin oturduğu evlerden birinin daha kapısını çaldım.
Karşıma çocukluk arkadaşım Haluk Sami çıktı...
Cemal çavuşun oğlu.
80-81 yaşlarında aramızdan ayrılan Cemal Çavuş üçü kız, ikisi erkek beş evlat yetiştirdi.
Tomris, Nevruz, Seval, Haluk, Meriç,
Allah sağlık, uzun ömürler versin; evlenmişler çoluk çocukları, torunları olmuş...
Aile, 'Taydemir' soyadını kullanıyor.
Kardeşlerin en küçüğü Meriç, bir dönem bizim Lefkoşa Merkezi Cezaevi'nin müdürlüğünü yaptı.
Bir bakıma baba mesleğini seçti; çok iyi dostuz.
Ama bu yazı için, hala Samanbahça'da oturan Meriç'le konuşmayı yeğledim.
Cemal Çavuş'un eşi Pembe Hanım çok daha önce veda etti yaşama.
Haluk beklemiyordu beni ama görünce hayret etmedi.
Bu hafta sevgili babacığını, Cemal Çavuş'u yazmak istiyorum, dediğimde biraz çekingen davrandı ama isteğimi
geri çevirmedi. .
Babası hakkında, daha doğrusu o zor görevi hakkında konuşmak istemediğini anladım.
-O konulara pek girmeyiz, dedi.
-Haklısın, dedim ve ekledim:
-Çok zor bir görevdi ama ne yapsın emir kuluydu. O yapmasa bir başkası yapacaktı. Ve eminim öyle bir görevi yerine getirdiğinde çok üzülürdü, huzursuz olurdu.
Babasının, çok gerilerde kalan o görevinden dolayı üzülmemeleri, utanmamaları, dert etmemeleri gerektiğini
söyledim ama... Yaşamın gerçeklerinden kaçamayacağımızı izah etmeye çalıştım.
Baktım, sıkılmış gibi bir hali vardı konuyu biraz dağıtmak istedim.
- Ne çok polis ve gardiyan vardı Samanbahça'da, dedim ona ve saymaya başladık.
Bizim sokakta, hep Mehmedemin Efendi olarak ve yaşamı boyunca bir karıncayı bile incitmeyen babam, köşede Borucu Mustafa, tam karşısındaki evde Nejat Dayı, az ileride suvari Sami Arap, meydanlıkta babası Cemal Çavuş....
Sonra geçtik öteki sokaklara...
Yavaş Ahmet, Güzel Ali, Derviş Zaptiye...
Unuttuklarımız da oldu herhalde..
Babamdan övgüyle söz etti...
-Çok yavaş, çok efendi bir adamdı, dedi.
-Baban ne yapardı, evde nasıl vakit geçirirdi, diye sordum.
-İçkiyi severdi, dedi.
Annesiyle birlikte zaman zaman Çağlayan'a giderler, Çağlayan'ın o meşhur fırın kebabını yerlermiş.
Evde de sık sık içki sofrası kurarmış.
O çok zor görevinden dolayı vermiş kendini içkiye.
Aslında Haluk'a babası hakkında daha çok soracaklarım vardı...
Acaba görevi süresince kaç infaz yapmıştı...
Maaşının dışında infazlar için ayrı bir ödenek alıyor muydu?
Eve geldiğinde bir şeyler anlatır mıydı onlara?...
Babasının ağladığı oldu mu hiç?
Ne gibi duygular içindeydiler...
Sormadım, soramadım; Haluk'u üzmek istemedim
Bir saat kadar yarenlik ettik ama kafamdaki soruların çoğu yanıtsız kaldı.
***
Evden, biz konuşurken dizimden hiç ayrılmayan ve ilgiyle not almamı izleyen çok sevimli, çok şeker torununun başını okşayarak ayrıldıktan sonra hemen bitişikteki eve girdim.
Aile dostlarımız Derviş Beyler'in evine.
Derviş Bey, eşiyle birlikte arada bir Taşkınköy'e bizim mahalleye, kızları Safiye Hanım'ı ziyarete gelirler.
Rahmetli Hüseyin Bayraktar'ın eşi Safiye Hanım hemen bitişiğimizdeki evde oturur.komşumuz. Çok iyi, kusursuz komşuluk ilişkilerimiz vardır.
Derviş Beylerin hatırını sorayım dedim.
Oturduk, soğuk bir şeyler içtik.
Onlara, Haluk'la babası Cemal Çavuş'u konuştuğumuzu söyledim...
Yıllarca çok yakın komşuluk yaptıklarından Cemal Çavuş'u benden daha iyi tanıyorlar.
Aldığım bilgileri aktardım; Derviş Bey, Haluk'tan dinlediklerime bir şeyler daha ekledi.
O zamanlar kunduracılık yaparmış ve zaman zaman cezaevine ayakkabı,.giysiler falan götürürmüş.
İnfazın nasıl yapıldığını anlattı...
Ayrıntılarıyla yazmak istemiyorum.
Anlattıklarının bir kısmından yukarıda söz ettim zaten
Mahkumu, yine bizim mahalleli Yaylalı Uzun Mustafa'nın ölüme hazırladığını, son isteğinin sorulduğunu falan.
İdam mahkumlarının son isteğinin genellikle su olduğunu, ayakları zincirli bir mahkumun nor böreği istediğini o anlattı bana...
Cemal Çavuş'un eşi Pembe Hanım'ın, eşinin infaz için ne zaman cezaevine gitse, eve hasta olarak döndüğünü de.
Pembe Hanım hep söylermiş...
-İyi gider, eve hasta olarak döner, dermiş.
Nasıl yani?, diye sorduğumda biraz daha açtı konuyu.
Cemal Çavuş geceleri uyuyamazmış, huzursuz olurmuş, yatağın içinde döner dururmuş...
Dişlerini gıcırdatırmış, kabus geçirirmiş.
Pembe hanım'ın kendilerine söylediğine göre, infazın yapıldığı günün gecesi bu yüzden ayrı yatarlarmış.
***
Cemal Çavuş'u hiç unutmam...
Eşi Pembe Hanım'ı ve çocukluk arkadaşlarım evlatlarını da...
Çok güzel günlerimiz oldu.
Cemal Çavuş ve eşi iyi giyinirlerdi.
İyi insanlardı,herkes onlara karşı sevgili ve saygılıydı.
Çok güzel, temiz, bakımlı ve dün gibi hala belleğimde özellikle selesi ile dikkat çeken bir bisikleti vardı Cemal Çavuş'un...
Ve sanırım o bisikletle gider gelirdi cezaevine.
Beni, evinin oralarda her gördüğünde gülümserdi.
Pembe Hanım da hep iyi giyinişi ve her zaman makyajlı haliyle kaldı belleğimde.
Yazmam ne derece doğru olur bilemiyorum, sevgili ailesi beni bağışlasın.
Belki de iyi giyinişinden, makyajını hiç ihmal etmemesinden "Boyalı Pembe" olarak anılırdı.
Zaten o zamanlar, kadın erkek çoğu insanımızın bir lakabı vardı...
İnsanların bir özelliğinden dolayı adından ayrı olarak sonradan takılan bir adla anılması hor görülmezdi.
Hep yazarım biliyorsunuz, eskiden insanlarımız arasında hangi meslekten, hangi aileden olursa olsun birbirlerine karşı, günümüzdekinden çok daha büyük sevgi ve saygı vardı. İçtenlikli, güler yüzlü ve şaka severdi eskiler.
Çoronik'in, Osman Gezer'in öykülerini unutmadınız herhalde...
Hemen her nostaljik yazımda olduğu gibi, Cemal Çavuş'un öyküsü için de fotoğraf bulamadım.
Haluk'tan istedim, bulamadı. Kardeşi Meriç'ten temin edebileceğimi söyledi ama üstüne olmadım.
Yayımlanmasını istemeyebileceklerini düşündüm.
***
Damdan düşer gibi olacak ama bu haftalık da bu kadar diyelim...
Zaten yerimi epeyce aştım.
Haftaya kısmetse, geçmişe bir başka yolculuğumuzda yeniden birlikte olmak dileğiyle sağlıcakla kalın.
|