|
Şarkısı da var...
"Şu dünyadaki en mutlu kişi...
Mutluluk verendir...
Şu dünyadaki sevilen kişi...
Sevmeyi bilendir...
Hayat bayram olsa...
İnsanlar ele el tutuşsa..." diye...
***
Nedense bayramlar mutlu günler olarak görülür...
İnsanların mutlu yaşadığı, mutlu geçirmek istediği günlerdir bayram günleri...
Bütün herkes memnun, herkes neşeli, herkes mutludur bayramlarda!
Öyle olmasa bile belli etmemeli, mutlu görünmeli insan.
İnsanların çok sevindiği, çok mutlu olduğu bir olay karşısında "bayram sevinci yaşadım" demesi boşuna mı?...
Ya da bayram günlerinde yakalamışsa o sevinci, mutluluğunu "çifte bayram yaptım" diye nitelemesi.
Şarkıda olduğu gibi keşke her gün bayram olsa...
Keşke hayat bayram olsa...
Keşke insanlar her gün bayramda olduğu gibi el ele tutuşsa, birbirine sarılsa..
Ne var ki keşkelerle olmuyor; hayatı bayram yapamıyoruz...
Zordan öte olanaksız bir şey bu.
Bayram günlerinde bile gerçek anlamda mutlu olamıyoruz...
Sözlük anlamı, "bütün özlemlere, bütün isteklere eksiksiz bir biçimde ve sürekli olarak erişilmekten duyulan kıvanç" ya da "insanın bir isteği, özlemi yerine geldiğinde duyumsanan sevinç" olan gerçek mutluluğu kolay mı yakalamak.
Hele üzerinde yaşadığımız bu coğrafyada, içinde bulunduğumuz koşullarda.
Yine de küçük şeyler bile mutlu edebiliyor insanı.
Hatta o küçük şeyler, mutluysa daha mutlu etmeye başlıyor insanı.
O küçük şeylerden neler neler yok ki çevremizde...
Hiç bir şey bulamıyorsanız, hayal kurun. Hayal kurmak bile güzeldir; rahatlatıyor, mutlu edebiliyor insanı.
Mutluluğun anahtarı da zaten hayallerde gizli değil mi?
***
Bir ipekböceği düşünün...
Taze bir dut yaprağı üzerinde yumurtadan çıkan minnacık bir tırtıl olarak açıyor gözlerini dünyaya. Gece gündüz durmadan dut yaprağı yiyor, yedikçe büyüyor ve yetişkin bir insanın orta parmağının uzunluğuna ulaşıyor. Sonra bir çalıya tutunarak üst dudağındaki delikten incecik iplikler halinde ipek salgılıyor. Başı dönmeden ve dengesini hiç kaybetmeden üç dört gün hiç durmadan başını 8 çizer gibi oynatarak yaklaşık 130 bin kez dönüyor ve kendini oluşturduğu ipek kozası içine hapsediyor. Uzun bir uykuya yatıyor. İnsanlar kozayı kendi halinde bırakırsa iki iç hafta içinde kozayı parçalar ve bir kelebek olarak dışarıya çıkar. Çok iyi anımsıyorum; Samanbahça'da çocukken ipekböceği besleyenler, ipek kozalarından çıkan ve hiç bir işe yaramayan, bizim o zamanlar "bumburiya" dediğimiz bu kelebekleri biz çocuklara verirdi. Beslemeye çalışırdık ama hiç bir şey yemezlerdi. İpekçilik yapan insanlardan bazıları ne yazık ki, kendileri için yararlı bir şey bırakan o bembeyaz, sevimli hayvancıkların kendiliğinden dışarıya çıkmalarını beklemeden kozaları kaynar suya atarlar ve yok ederler onları.
Bunları niye yazdım?
Yalan dünya işte... Her şey geçici bu dünyada. İnsan dahil bütün yaratıklar, dünyaya gelir, görevini yapar, ömrünü tamamlar ve göçüp gider.
İpekböceği de öyle. Minnacık hayatı yoğun bir çalışma, bir şeyler üretme içinde geçti. Bir görevle, bir hedefle geldi dünyaya. Kendisine verilen görevi yerine getirdi, hedefini gerçekleştirdi ve çekip gitti. Hiç şikayet etmedi. Kaynar suda haşlanacağını bile bile.
***
Biz insanların da bir hedefi olması gerekmez mi bu dünyada? Kendimize bir çekidüzen vermemiz, bir şeyler üretmemiz, arkamızda bir şeyler bırakmamız gerekmez mi? Öleceğimizi bildiğimiz halde.
Gelin bu bayram günlerinde bir ara vicdanımıza danışalım...
Davranışlarımızla ilgili yargıda bulunalım, ahlaki değerler üzerinde duralım...
Doğruyu ve iyiyi yapabiliyor muyuz?
Arkamızda insanların; en azından sevdiklerimizin, çocuklarımızın yararlanabileceği bir şeyler bırakabilecek miyiz?
İşte asıl mutluluk budur...
Tanrı geçinden versin, bir gün yaşama veda edeceğimizin bilinciyle dünyadaki görevimizi yapmanın, arkamızda iyi, güzel bir şeyler bırakmanın mutluluğu....
İşte o zaman bayramlarda gerçek mutluluğu tatmış oluruz...
O zaman hayat bayram olur!
Tüm okurlarımın, bütün insanlarımızın, bütün Türklük dünyası ve İslam aleminin bayramını yürekten kutlar,
mutlu günler dilerim.
|