|
Hafta içinde, gideyim mi gitmeyeyim diye kısa bir kararsızlığın ardından Lefkoşa'nın surlar içine yürüdüm.
Niyetim, Bandabuliya'ya gidip, orada kasap olarak sadece kendisinin kaldığını öğrendiğim Mağusalı Ahmet'le konuşmaktı.
Acaba hâlâ orada mıydı?
Kaç zamandır onunla buluşmak istiyordum bir türlü denk gelmedi.
Onunla en son mart ayında, babası Mağusalı Hüseyin'le konuşmak istediğimde görüşmüştüm.
Anımsayacaksınız; hani "En cesur Mağusalı" diye babasının öyküsünü anlatmıştım size.
Meğer Ahmet'in, babasının anlattıklarından daha da ilginç anıları varmış.
Girne Kapısı, Girne Caddesi, Sarayönü, Arasta güzergahını izleyerek Bandabuliya'ya varıncaya dek bizim kuşaktan karşılaştığım kişilerin sayısı bir elin parmaklarını geçmedi. Eskilerden kimse kalmamış. Birden Ahmet'i de Bandabuliya'daki yerinde bulamayacağım endişesine kapıldım. Umutsuzca girdim o tarihi mekana.
Ve sevindim... Endişem yersizmiş; Ahmet oradaydı.
Bir zamanlar insan kaynayan, cuma günleri ise yürümenin bile olanaksız olduğu Bandabuliya'nın sıra sıra kasapların yer aldığı sokağı bomboştu ama Ahmet yerindeydi; gülerek bana bakıyordu....
"Bu sokak bir zamanlar böyle miydi? Adım atamazdık. Buradaki kasaplardan galiba bir tek sen kaldın" dediğimde, "Hepsi gitti, kimse galmadı. Yılbaşı ben da kapatacayım. 200 milyon elektrik parası geldi, belediye da biraz önce bana 100 milyon ceza kesti. Ne ben işleyeceyim da onlara yedireceyim... Londura'ya, annemin yanına gideceyim" diye yanıt verdi.
Hayret ettim ve sordum "Annen mi?... Londra'da mı yaşıyor?
Adam "kahkaha makinesi"... Bizim Seydali'nin bir eşi. O kendine özgü gülüşüyle "Annem dediysam kraliça demek istedim. Kraliça Elizabet annemdir. Parayı verecek bana, oturacağım yeyceğim." demez mi.
***
Bir zamanların Bandabuliya'sını o zamanları yaşamayanlara, o büyülü mekanın havasını koklamayanlara anlatmak kolay mı? Dili olsa da konuşsa; anlatsa görmeyenlere eskiden nasıl bir yer olduğunu, bünyesinde ne gibi özellikler barındırdığını, köylü şeherli kimlere ev sahipliği yaptığını, kimlerin yıllarca bırakamadığı ekmek kapısı olduğunu ve nelere tanıklık ettiğini...
1932 yılında kurulan ve kapalı bir pazar yeri, bir çarşı olmaktan öte toplumun her kesiminden ve her katmanından insanların kaynaştığı, Rumların da uğramadan edemediği renkli ve çekici bir panayır yeri gibiydi Bandabuliya. Aradan geçen acımasız yıllar, eski sakinlerini birer birer alıp götürdüyse de aramızdan tarihi dokusuna pek dokunamadı; Rumca "Banda" (daima) ve "Buliya" (satış) sözcüklerinden oluşan ve ne yapıldıysa değiştirilemeyen adını unutturamadı. Günümüzde hâlâ aynı adla anılan ve tenha, sessiz haliyle bile yabancıların ilgisini çeken Bandabuliya, çevresindeki tarihi eserlerin adeta koruması altında bir tarih abidesi gibi duruyor.
Biraz mahzun, biraz kırgın olsa da...
***
Eskilerden bir elin parmaklarını geçmeyecek insan kaldı Bandabuliya'da...
Kasap Ahmet Mağusalı bunlardan biri... 68 yaşında ve baba mesleğini hâlâ sürdürüyor.
Evli ve Allah bağışlasın beş çocuğu, altı torunu var.
Bandabuliya'nın öteki bölümleri yeni sakinleriyle birazcık hareketli ama, Ahmet kasapların yer aldığı sokakta tek başına kaldı, başka kimse yok. Hoş "Ben bu kokuyu alamadan yaşayamam" diyor ama et kokusu kalmamış.
orada.
"Böyle miydi buraları be Ahmet, adım atamazdık" dediğimde, bir gün dükkanının önünde yerde bir şilin gördüğünü ve hemen atılıp insanların ayakları arasından o bir şilini aldığını anlattı. "Hazır düşeyim" dedi.
Birkaç kasap dükkanının üzerinde hâlâ tabelaları duruyor. Ahmet'e "Kimler gelip geçti buradan, hepsini hatırlar mısın?" diye sorduğumda başladı sıralamaya:
"Baba, oğul, damat Macilalar; Tahtakalalı Arabi'nin Salahi, Esat Mustafa ve Oğlu, Hasan Mavigözlü, Kutlu Adalı'nın babası Ömer Adalı, Nevzat Kavuklu, Mehmet Mahzar, Mustafa Atai, Erol Civan, ilk dana eti satan kasap Mındık, Arap Ahmet, Enver Sağır, Ali Beşir, Salih Beşir, Hüseyin Beşir, Topal Ahmet, Süleyman Dayı (Süleymancık derlerdi ona), Emir Köfte, Mahmut Rifat, babası Rifat Dayı, Deli Raif, Rum Turi, Hasanoz'un Hüseyin (deve eti satardı o), Ali Gül'ün Ahmet Dayı, Ali Gül'ün Enver Ali, Ali Gül'ün Naim, Koçali...
Baktım Ahmet'in duracağı yok, "Yeter bu kadar" dedim.
Meslektaşlarını teker teker eksiksiz saymasına; tümünün ailesini, çocuklarına, torunlarına, damatlarına varıncaya kadar tanımasına, kimin ne olduğunu, ne gibi özellikleri bulunduğunu bilmesine hayret ettim. Adam, her kasabın
ayrı ayrı portresini çıkarmış, neredeyse her birinin bir öyküsünü anlattı. Örneğin Kutlu Adalı'nın babasından söz ederken, Kutlu'nun her gün gelip ona yardım ettiğini, bir yandan da kitap okuduğunu, yazı yazdığını söyledi.
"Bravo be Ahmet! Maşallah hafızan kuvvetli" dediğimde, "Benin aklım gazettadır" dedi.
Bir ara bir çocuk geldi yanımıza ve sordu Ahmet'e: "Nedir ama, ne isterler?"... Ahmet bu, bir komiklik yapmadan durur mu?... "Ölülere prim verecekler, aileleri para alacak!" dedi çocuğa.... Meğer torunuymuş.
Bu arada, oradan tek tük gelip geçenlerin de duyabileceği yüksek sesle "Duydunuz mu? CTP dışardan son icat bir iğne getirtti. Çocuksuz adamları doğurtacaklar!" diye hükümete de verdi veriştirdi. Belli ki, 200 milyon elektrik parasını hazmedemiyor, söyler de yine söyler...
***
Konuştuğumuz yaklaşık bir buçuk saatlik sürede, et almaya gelen ve fiyatta anlaşamadıkları, torununun yaşlarındaki bir çocuğun dışında kimse uğramadı oraya. Ahmet'e "İşler kesat galiba, pek gelen giden yok" dediğimde, sabahları erkenden salhaneye (mezbahaya) de gittiğini ve "ganimet topladığını" söyledi. Ganimet topladığı dediği, salhanede sallaklara yardım edermiş ve bunun karşılığında kendisine bir şeyler verirlermiş. Herhalde, kelle, ciğer, terp falan; sormadım. Salhane işletmecisi Ahmet Fuat ve Oğlu'na teşekkür ettiğini yazmamı istedi.
Mağusalı Ahmet, Tahtakalalı... Çocukluğunu geçirdiği mahalleyi unutamıyor. Her pazar hiç aksatmadan oraya gider, caminin yanında oturur ve orasının havasını koklar, özlem giderirmiş.
Bir gün minareye de çıkmış ve etrafı kuş bakışı seyretmiş. Aşağıya indiğinde bir Rum yaklaşmış yanına ve orada ne aradığını sormuş. Kendini tanıtınca, Tahtakalalı olduğunu ve devamlı geldiğini söyleyip "Sen kimsin?"diye sorunca Rum memnun olmuş, tanışmışlar.
Şimdi gelelim Ahmet'in anılarına... "Bana hiç unutamadığın birkaç anını anlat" dediğimde "Peeee! Bende hatıra çok" dedi ve hemen bir Tahatakala anısını anlattı.
***
Yıllarca önce bir akşam mahalle arkadaşlarıyla hep birlikte Beliğ Paşa Sineması'na gitmişler. Bir Ermeni çalıştırırmış o zaman sinemayı. Daha sonra da Zafer Sineması'nı açmış. Filmin adını da bir an düşündükten sonra anımsadı. Zeki Müren'in "Kırık Plak" filmi gösteriliyormuş. O filmi ben de gördüm. Osman Seden'in yönetmenliğinde 1959'da çevrilmiş güzel, duygulu bir aşk filmiydi... Zeki Müren, Belgin Doruk, Ayfer Feray başrolleri paylaşmıştı. Sanırım, o zamanlar çoğu Türk filmlerinde olduğu gibi sonu acıklı bitmişti, seyirciler göz yaşlarını tutamamıştı.
Bizim Ahmet, film başlar başlamaz uyumuş, film bitene kadar da uyanmamış... Anlattığına göre, çok yorulurmuş, sabah çok erken saatlerde kalkıp salhaneye gittiğinden, bütün gün de Bandabuliya'da uğraşmaktan uykusuz kalırmış. Filmin sonuna doğru çok acıklı bir sahnede, salonda tıs yokken, herkes belki de ağlarken ansızın uyanmış ve sandalyenin üzerine çıkarak "Danalar, guzular... Danalar guzular var" diye bağırmaya başlamış. Bir kahkahadır kopmuş salonda, ağlayanlar gülmeye başlamış. Kimbilir nasıl bir rüya görüyordu.
***
Mağusalı Ahmet, özgürlük mücadelemizin lideri, (O'nu saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz) Dr. Fazıl Küçük'ün hayranı. Dükkanında yıllardan beri asılı duran çerçevelenmiş fotoğrafını göstererek "Onu çok ama çok severdim; o da beni" dedi.
Kıbrıs ortaklık cumhuriyetinin kurulduğu günlerde, Güney Kıbrıs'taki Rum genel hastanesinin yakınındaki bir binada Dr. Küçük'le Makarios bir toplantıdan çıkarken, oraya toplanan kalabalık arasında kendisi de varmış.
Dr. Küçük'ü görür görmez, kalabalığı yararak hemen yanına koşmuş ve elini öpmüş. Sonra da ne yapmış biliyor musunuz?.. Makarios etrafına bakınıp dururken onun elini de tutup öpmüş. Makarios'un çok. hoşuna gitmiş, gülümsemiş ona...
**
Mümkün olduğunca özetlemeye çalıştığım halde, nostaljik yazılarım için gazetede bana ayrılan tam sayfayı doldurmuşum. Daha fazla yazarsam, yazı puntosu okunamayacak kadar küçülecek. Birkaç fotoğraf da kullanacağım için burada kesmek zorundayım. Halbuki Mağusalı Ahmet'in gülmekten kırılacağınız daha çok anıları var.
Kısmetse devamını önümüzdeki pazar yazacağım.
Yeniden buluşmak üzere hoşça, sevgiyle ve esen kalın.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Fotoğraflar (Foto alt yazısı gerekmez)
Bilbay'da
MAĞUSALI 1
Mğusalı 2
|