|
Önümde 37 yıl öncesinin Bozkurt gazetesi var.
Tarihi 19 Mart 1971, Cuma.
Ön sayfada belki de benim yazdığım kısa bir haber var.
"Topulmlararası görüşmeler 29 Mart'a ertelendi" başlıklı haberin içeriği şöyle:
"Kıbrıs sorununa barışçı bir hal çaresi bulunması için Türk Cemaat Meclisi Başkanı Rauf Denktaş ile Rum Temsilciler Meclisi Başkanı Glafkos Kliridis arasında sürdürülmekte olan toplumlararası görüşmelerin önümüzdeki pazartesi günü yapılacak toplantısı ertelendi.
Rum Temsilciler Meclisi Başkanı Glafkos Kliridis tarafından gelen erteleme isteğine Türk tarafı olumlu cevap vermiştir.
Erteleme nedeni olarak Başpiskopos Makarios'un Kenya'da bulunacağı ve Kliridis'in kendisine vekalet etmesi gereği gösterilmiştir.
Rauf Denktaş ve Glafkos Klirdis arasında varılan anlaşmaya göre, toplumlararası görüşmeler 29 Mart Pazartesi gününe ertelenmiştir."
***
Aradan neredeyse 38 yıla yakın zaman geçti.
Ne değişti?
Hiç bir şey!
Tabii Türk Cemaat Meclisi'nin yerini geçen zaman içinde sırasıyle Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi, Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi, Kıbrıs Türk Federe Devleti ve nihayet Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin almasını, Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın da görevini Mehmet Ali Talat'a bırakmasını saymazsak.
38 yıl, hatta daha da öncesinde Rum yönetimi bütün dünyaca "Kıbrıs Cumhuriyeti", biz de Kıbrıs Türk Toplumu olarak tanınıyorduk, bugün de öyle.
Ne yazık ki, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni hala Türkiye dışında hiç bir ülke tanımıyor ve tanınacağına dair en küçük bir belirti yok.
Defalarca yazdım; Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğünün tek nedeni bu. Başka neden aramaya gerek yok. Her şey apaçık ortada...
16 Ağutos 1960'ta kurulan ortaklık cumhuriyeti, 21 Aralık 1963'te dağıldı ve BM Güvenlik Konseyi'nin üç ay sonra 4 Mart 1964'te aldığı 186 sayılı o meşum kararıyla "Kıbrıs Cumhuriyeti", Kıbrıslı Türklerin ortaklıktan dışlanmasına karşın Rum toplumuna altın tepsi içinde ikram edildi.
1963 Aralığında başlayan sorun üç ay gibi kısa bir süre içinde 1964 Martında çözüldü!
"Kıbrıs Cumhuriyeti" 1960'ta vardı, bugün de var. Üstelik Avrupa Birliği'nin tam üyesi ve Türkiye'nin birliğe üyelik sürecinin önünde başlıca engel...
Gerisi laf!
***
Şimdi sadede gelelim...
Bilinen bu acı gerçekleri niye tekrarladım?
Cumhurbaşkanı Talat'la Rum yönetimi başkanı Hristofyas arasında başlayan ve sonucundan umutlu olabilmek için, iki liderin barış ve çözüm yanlısı olarak görülmesinin dışında hiç bir neden bulunmayan yeni müzakere sürecinde şimdiye kadar arpa boyu yol alınamadı.
İstemimizin aksine herhangi bir takvime bağlanmayarak zamana bırakılan müzakerelerin geçmiş görüşme süreçlerinden tek farkı, liderlerin karşılaştıkları zorluklara, engellere karşın masada kalmaları.
İki lider bunun için mücadele veriyor. Zorlu bir maratondaymışlar gibi. Bakalım kim pes edecek. Hristofyas, Talat'a göre daha rahat. Çünkü masadan kaçmakla kaybedeceği bir şey yok. "Kıbrıs Cumhuriyeti" elden gidecek diye bir endişe duymuyor. Ama Talat için iş değişiyor. Masadan kaçmak demek, dünya kamuoyu önünde geçmişte olduğu gibi "uzlaşmaz taraf" olarak suçlanmak demektir. Çıkmazın sorumlusu olarak ne yazık ki hep Türk tarafı gösteriliyor. Çünkü karşı tarafın "Kıbrıs Cumhuriyeti" diye, kimsenin bugüne kadar delemediği koruyucu bir zırhı var!
***
Peki bir kez daha uzlaşmazlıkla suçlansak ne olacak?
Aslında bizim de herhangi bir kaybımız olmayacak! Islanmışın yağmurdan pervası yok. Kaybedeceğimizi kaybettik zaten. Nerde kalmıştık diyerek, bizi nereye çıkaracağı belirsiz yolumuza devam edeceğiz!
Ne yapacağımızı bilemediğimiz bu noktaya öyle geldik zaten.
Şimdi merak edilen şu:
Talat'la Hristofyas arasındaki görüşmeler yeni yıla, hatta bakarsanız 2010'a da sarkabilir.
Ve bir yerde ipler kopacak.
O zaman ne yapacağız?
İşte bu sorunun yanıtını kimse veremiyor.
Ne olacağını görmek için beklemekten başka çaremiz yok!
Ama bu halk bir kez daha hüsrana uğrarsa, artık kim isterse olsun, çıkıp da barıştan, çözümden söz etmeye yüzü olmayacak!.
Bu halk öyle bir hale geldi ki, artık "Kıbrıs" sözcüğünden nefret eder oldu.
Kıbrıs, barış, çözüm diye diye yıllardır avutulan, uyutulan insanlarımız "yetti artık" diye feryat ediyor ve tek bir şey istiyor:
Hak ettiği, layık olduğu insanca bir yaşam... Yüreğini hoş tutabileceği, stressiz, huzur içinde bir yaşam...
Günümüzde bundan söz etmek mümkün değil ne yazık ki!
|