|
“ki dünya uğuldayıp duran bir uçurum değil miydi zaten?...”
(Ahmet Telli)
Zirve ya da dip. Bakılan, durulan noktanın merkezi. Ağır bir bedelin hafif düşüncesi. Sahte hedeflerin sırıtan ifadesi. Zirve ya da dip, sırlı aynaların kandırmacası. Hiçlik üzerine kafa yorulan yer. Düzlükte tökezleyen, sahte ödüller, madalyalarla kirletilen insanların coğrafyası. Bir mekan kandırmacası, öne geçme çabası, benzeyen, benzeşen, yükseklik korkusu taşıyanların acısı. Dip ya da zirve kovalamacası, birinin diğerine “nerde” olduğunu gösterme numarası, ya da tersten okunuşuyla koskocaman bir şişkinlik, yaşamlardaki gaz sancısı… Kim, nerde, nasıl, hangi suratla ve hangi maskeyle, kaç surette çıkıyor karşımıza?.. İnsan derinliğinin zirvesi nerdedir, hangi boyutta, hangi kitap, nasıl karar verebilir buna?

`Kimse bana değerimi veremez ve kimse o emanet verdiği değeri de benden alamaz` derim sayıklamalarımda. Hep kendi durduğum yerde çıkarım karşıma, bakarım aynama… Her yerde ve hiç bir yerde, herkesle ve hiç kimseyleyim. Her çocukta ve hiç bir yüzdeyim. Belki bir düzlükte saklıda, kuytuda üşüyen bir bulutta; belki Mesarya’daki kuru bir otta…Dört yanda hoplama, zıplama, atlama, sıçrama hareketlerini göstermeye, yakıştırmaya ve öğretmeye kalktıysa da birileri, biliyorum ki her gece yüzlerindeki makyajları cilalamaktan yorgun, umutsuz, benzeşme dürtüleriyle saldırgan bir noktadan bakmaktan acıyordur hücreleri. Cılkını çıkararak siyasetin, cılkını çıkararak solun, ideolojinin, lastik haline getirerek cümleleri bilirkişi tavırlarıyla, Oscarlı oyuncuları bile kıskandıracak roller keserler. Karanlıklarda ruh yiyicileri ile dansedenler, nerde durduklarına bakmadan “diğerlerinin” isimlerinin önüne attıkları tiklerle beslenirler.
Kesiyorum durduğumuz yeri ortasından
Ey görünüş! seni bir yerinden hiç anlamıyorum
diye “Uçsuz bucaksız bir uçurum”da gezinen Edip Cansever cümlelerimin içinden hatırlatmaktadır bana kimsenin gösterdiği yerde durmamayı. Zirvelere ve diplere uyumsuz bir gülümseme ile ilk beşin, üçün, yüzün değil kendi yüzümün önünde durmayı öğrendim bu yolculuklarda. Ve öğrendim düşerken kendi kuyuma düşmeyi, yenilirken hayallerime yenilmeyi, kaybolurken kendi özümün içinde, özsuyumunda yıkanarak varkalmak için direnmeyi…
**********
Düşüncede olduğu gibi, sanatta da aradığımız şey hakikattır.
HEGEL
**********
Yolcunun Türküsü
yol tekinsiz-hava kar
dağlarda ulur kurtlar-
kar altında gül kalmış
kül altında kor kanar
yeğin atım çatladı
bitti mataramda su
hangi adımda mayın
hangi sapakta pusu
karanlıkta savrulan
kirli yüzlerden geçtim
rüzgârı iğrendirir
çürük insan kokusu
belki bir düş ömrümüz
herkes göçer sonunda
ya kavgada olmalı
ya da yarin koynunda
***
Adnan Durmaz
Eylül-Ekim 94. İzmir
******
Daralma
5.
Sınırların keskinlemesine yürüyen ve
göbeğimin tam orta yerinden bölünen-ben
en derin uzaklığı mezar yaparken kendime
daralan toprak yetemedi enime
yayılmak istedim denize taştım
-unutmuşum-
kıyılarını sevmeyen bir adalıydım – adalılık darlıktır
-daralma-
çekip gitmelerden yorulmaktır.
6.
Yurdumun dumanına üfledim
altından sıla çıktı-bedenim azacıktı
yabancılaşmak oldukça kalabalıktı
daralmıştı yurt-büyümüştü yurtsuzluk,
varkalmak sınıfta kalmıştı
işgal dersine iyi çalışmıştı
bunalmak bedenime ve soluğuma el atmıştı
-daralmak-yurtsuzlaşmaktı
göçün kapılarını aralamaktı
-daralmak-
yaralanmaktı-kanamaktı
ve herşeye rağmen yaşamaktı
Ümit İnatçı (Yarılma – arsoperandi yayınları)
Daralma
5.
Sınırların keskinlemesine yürüyen ve
göbeğimin tam orta yerinden bölünen-ben
en derin uzaklığı mezar yaparken kendime
daralan toprak yetemedi enime
yayılmak istedim denize taştım
-unutmuşum-
kıyılarını sevmeyen bir adalıydım – adalılık darlıktır
-daralma-
çekip gitmelerden yorulmaktır.
6.
Yurdumun dumanına üfledim
altından sıla çıktı-bedenim azacıktı
yabancılaşmak oldukça kalabalıktı
daralmıştı yurt-büyümüştü yurtsuzluk,
varkalmak sınıfta kalmıştı
işgal dersine iyi çalışmıştı
bunalmak bedenime ve soluğuma el atmıştı
-daralmak-yurtsuzlaşmaktı
göçün kapılarını aralamaktı
-daralmak-
yaralanmaktı-kanamaktı
ve herşeye rağmen yaşamaktı
Ümit İnatçı (Yarılma – arsoperandi yayınları)
ya beni sev ya kötülükleri
bana işte yalan söylemeyiniz
bu insanları siz de biliyorum benim kadar
gözleriniz öyle baksın dudaklarınız konuşmasın
konuşursa insanları konuşmasın
bir sokak tam sokak olsun, insanlar olmasın
büyük bir ağaç olsun ve yağmur olsun
ayaklarınızda çiğnenmeye razıyım, yağmurda ıslanmaya
madem ki gözlerimi seviyorsunuz
bu kötülükleri siz de biliyorum benim kadar sevmiyorsunuz
Kaya Çanca (Y. Sokağı)
K.T.Sanatçı ve Yazarlar Birliği Pygmalion Yayınları
Başucu Kitaplarından
Zaman, her zaman en güçlüdür. Her zaman oradadır, çünkü daima vardır, çünkü şimdi varlığın tek varlığıdır; her şey onun içinde olur veya olmaz. Bu nedenle yaşlanıyoruz ve bu nedenle ölüyoruz. Ronsard’ın şu iki mısrası bu özü dile getirir:
“Zaman geçiyor, geçiyor zaman, kadınım
Yazık! Zaman değil, biz geçip gidiyoruz!”
Şimdiyi yaşamak mı? Bize verilmiş olan sadece o olduğuna göre bu gerçekten gereklidir. Anı yaşamak mı? Kesinlikle hayır! Bu hafızadan, düşten, iradeden, zihinden ve kendinden vazgeçmektir. Düşüncelerini hatırlamaksızın nasıl düşünülür? Sevdiklerini hatırlamaksızın nasıl sevilir? Arzularını, projelerini, hayallerini hatırlamaksızın nasıl hareket edilir. (…) İşte bu nedenle unutma, ölüm, yorgunluk, budalalık, hiçlik daima tehdit eder. Var olmak, karşı koymaktır; düşünmektir; yaratmaktır; yaşamak, hareket etmektir…
Felsefeyi Takdimimdir (Andre Comte Sponville)
Türkçesi: S. Seza Yılancıoğlu – Altın Kitaplar
Zamana Asılı Mektuplar
Ben seni hiçbir zaman bahçenden koparıp vazoma koymak, ya da saksıma ekmek istemem… Sen koparılıp daracık bir hücrede büyütülemezsin. Sen çok daha fazlasısın... Ama sen, insanın sana karışabildiği kadar karışırsın; aşk, sevgi ona karıştığın kadar; ömrün anlamı kadar, kendi kadar... İnsan sorabildiği kadar sorar ve cevaplar alabildiği kadar her yerdedir... Ve hava soluyabildigin kadar, ates yanabildiğin, su alabildiğin kadar ve toprak inebildiğin...Ve sen kadarsız ve insan kadarını arayan...
zehra nalbantoğlu
|