|
Şimdi”O” sahil kasabasında pinekleyen
Boş bir bank gibi Süzülmekte yüzün Açık (y)ara bir boşluktan Şimdi eskiyen bir su sesi
Gözlerin
Rengini şaşırmış
Başkalaşıyor Kah yeşil, kah kahve bir arayıştan Büyüttün mü sanırsın kendini
Geçerken bu dar, bu ışıksız
Yaşam koridorundan…
Karanlık ve dar koridorlardan geçerken sol tarafındaki yüzlere çarpmamak için büyük bir çaba sarfediyordu. Aslında o yüzleri biliyor, tanıyor ama görmemezlikten, bilmemezlikten geliyordu. Onlarla yüzleşmeye korkuyordu. O kadar uzun ve karanlık bir koridor bekliyordu ki onu, bu yolculuktan nasıl ve hangi güçle çıkacağını bilemiyordu. Kollarını birbirine bağladı. Kendinden güç almalıydı. O yüzler, -yüz kere, bin kere, milyon kere gördüğü, bildiği, yaşadığı bakışları barındıran yüzler- neden kendisini bekliyordu bu koridorlarda? Neden nöbetini tutuyorlardı sabahında, akşamında, defalarca, bıkmadan, usanmadan, açlıkla?…
Bir asansör yolculuğu yapıyor gibiydi. Asansör yukarıya, aşağıya doğru değil, ileriye, geriye gidip, geliyordu. Tam ‘kurtuldum, bitti, ışık kapıda bekliyor, güneşe kavuştum” derken, zaman asansörü, onu geri çağırıyor, aldığı yolların yine gerisine düşürüyordu. Bir kabustu yaşadığı… Gözlerini kapasa iç sesi susmuyor, çığlık atsa duyulmuyordu. Gülse, kahkahaları dar koridorlarda yankılanıyor, yine bir işkence olarak ona geri dönüyordu… Bir kasetin başa alınması, bildik bir filmin yeniden seyredilmesi, yaşanılan anın tekrarlanması, sesin uzay boşluğunda, sonsuzlukta, durup dinlenmeden yankılanmasıydı…
Yüzler ve bakışlar onu çağırıyordu. Yıllar, -yüzyıllar kadar uzun- yıllar boyunca kaçtığı yüzler, bakışlardı onu davet eden. Kendi boşuğuna, kendi yokluğuna, kendi mahkemesine çağırıyordu onu korkuyla büyüttüğü o yüzler… Hangisi ile karşılaşacağını, hangisiyle konuşacağını, hangi ‘ben’le hesabını tamamlayacağını bilmiyordu. Bu dehlize tıkılıp kalan, bu dar yaşam alanını seçen ve kendi kendine çarpmaktan yer yüzüne çıkamayan biri hesabına nereden başlayabilirdi?….
Sesleri, yüzleri, bakışları ayrıştırabilmek için sustu. Etrafını dinlemeye koyuldu. ‘Bu yana doğru bak’ dedi bir ses. Tanıdık ve dostçaydı. “Bu tarafa doğru döndür yüzünü” diyerek ses tekrarlandı. Korkuları yenmenin en kısa yolunun korkularla yüzleşmek olduğunu biliyordu. Zorlanarak, türlü duygu sağnağı arasında başını sol tarafa döndürdü. “beni ancak bir benzerim öldürebilir” diyen Cezmi Ersöz’e yanıt verir gibi ”beni ancak içimdeki korkuların gerçek olma hali öldürür” diye fısıldadı. Kendine bakan tanıdık bir yüz karşıladı onu. ‘O’ olduğunu biliyordu… Çok uzun yollardan gelip, kapısında nöbet bekleyen, korkularla tanışmadan önceki haliydi karşısındaki. Yüzünden gülümseme silinmeden anki son kareydi. O kareye, o gözlere, derinlere baktığında yüzler bir fırıldak gibi dönmeye başladı yine sol yanında. Her yüz kendini gösteriyor, her bakış kendini anlatıyor, her göz kendini yaşatıyordu. Zaman asansörü yine içinde beslediği tüm yüzlerini karşısına çıkarıyordu. Bunlar daha çok anlam farklılaşması, tahribat ve korkudan ibaret olan anlarını yansıtıyordu. Gülen, hüzünlenen, ağlayan, korkan, endişe eden, kah çocuk, kah anne, kah yorgun, kah durgun, kah güçlü, büyüklü, küçüklü yüzlerce kendi geçiyordu gözlerinin önünden…. ‘Beni kendinde ara’ diyerek söze girdi yüzlerinden oluşmuş koro. Şimdi, yıllardır yaşattığı korkular ve yüzler bir koro olmuş tünelinde onunla yüzleşmek için bekliyorlardı. “Beni kendinde ara, kendini bende” diyerek koro tekrar yapıyor, sesler koridorda yankılanıyor, yol genişliyor, daralıyor, uzuyor, kısalıyordu… Koronun verdiği mesajı, toplu şifreyi çözmeye çalışıyordu…. Bu baş döndürücü, bu mide bulandırıcı, bu fırıldak gibi dönen, bu tekrarlanan kabustan usanmış, yorulmuştu…
30’lu yaşlarını süren yorgun yüz, alabileceği ve kaldırabileceği korkularının derinine inen bir bir başkasıyla karşılaştırdı onu. Bu, 12 yaşını süren, saçları örgülü, gülümseyen, korku, endişe, tasa nedir tatmayan, tanımayan, yaşamın oyundan, şarkıdan, şiirden, mutluluktan oluştuğunu sanan gülen ve güzel bir kız yüzüydü. O resim olmak istediği, olduğu ve kaybettiğiydi.. Şimdi, anlıyordu ki, 30’lu yaşlarını süren ve korkularına yenilen kadınla 12 yaşındaki mutlu çocuk arasında bir yerlerde sıkışıp kalmıştı. 12 yaşında bir çok anlamla, bir çok kahkahayla kopardığı bağ, bugünle arasında bir uçurum açmıştı. O uçurum, kendi yolculuğunda onu kısır bir döngü gibi çevresinden koparıyor, başkalaştırıyor, dönüştürüyor, öldürüyordu… Şimdi, tam ipin koptuğu yerde durduğunu anladı. 12 yaşıyla, şimdi arasındaki o keskin ve ölüm kokan çizgideydi. İp kopmuş oyun bozulmuş evli evine, köylü köyüne, evi olmayan sıçan deliğine denilen oyunlar sona ermişti. Oynadığı en son çocukluk oyunundan sonra kendisi de bu sıçan deliği gibi dar koridorda kısılıp kalmıştı…
Örgülü saçlı kız çocuğu, yüzünde tüm hayalleri elinden alınan bir bedelin kırgınlığı ile yürüdü. Bir yerlere gider gibi acele ediyordu. Şimdiki zamandaki kadın da arkasından yürüdü… Birisi çocuk kalmak, diğeri büyümek istiyordu. Koro ve tüm yüzler geride… Kız çocuğunun ardında kalan kadın tüm korkularını kuşanarak yürümeye devam etti. En eski bildiği anlama sarılacaktı: Şiirle ve aşkla büyüyen o cesur çocuğa…
Bir şiirlik yolu vardı önünde, bir ömürlük adımı… O adımı attı ve kendi yüzüne baktı…
Ağlasam
ağlasam
akacak ayaklarım da
tıkayacak yollarımı
etten barikat
tutsam
tutsam diyorum da
patlatacak içimdekini
nargis kasırgam...
Fatma Akilhoca
İkisi
Bilmeden yaptım
Belki de gölun durgunluğu çekti beni
Bilerek çektim
Sanırım bulutların rengi sardı beni
Bilmeden kaynaştırdım
Belki ikisi de sudur diye
Bilerek dokundum
Sanırım ikisi de düşümdür diye
Ahmet Nesin
24 Nisan 2008 (Paris)
Zamana Asılı Satırlar
İçeridekiler, onlar tıpkı kilit altında tutulan bir çocuğun ağlamayı bırakıp bir hayal aleminde zamanı, mekanı ve kapatılmış gövdesini unutması, unutmayı öğrenmesi gibi edebiyat yapıyorlar belli ki. Çocuk o iç ülkesini keşfettikten sonra artık ceza vermenin şehevi hazzı kalır mı ebeveynde? Cezanın o esas parçalarından birini ortadan kaldırabilir odasında boncukları dizmeye başlayan, düzensiz bir melodiyle bir şarkı uyduran, oyuncak hayvanlarının içine girip onların sesleriyle konuşmaya başlayan bir çocuk. Kapatılmış çocukların hayalleri sessizce eksiltir ceza verenin iktidarını. Hapishaneden şiirler ve öyküler kitaplarında da yapılan bu galiba: Bir çocuğun hayal kurarak kapatıldığı içeriyi, cezanın nesnesi olan gövdesini, “düzeltilmeye” çalışılan aklını yeniden kurması. Bu yüzden o eşsiz tat var bu kitaplarda; bir çocuğun bir öğle vakti kendini unutuşundaki çaya batırılmış bisküvi tadı.
Ece Temelkuran (Mahsusmahal Dergisi)
Başucu Kitaplarından
Doğa, hoşgeldin diyen kollarıyla uzanır bize ve onun kadınsı güzelliğinden haz almaya çağırır bizi; ama biz onun sükunetinden ürker, kalabalık kentlere akın ederiz ve orada tıpkı vahşi bir kurdun önünden kaçışan koyunlar gibi
Halil Cibran - SÖZLER, sf.50 (Anahtar Kitaplar Yayınevi)
|