Sen, her güneş batışında bir şarkı tutuştururdun ocağında
Ne zaman o şarkıya başlasan bir güvercin yolunurdu avlunda..."
Ne zaman düşlerimden kafamı kaldırsam karşımda sen vardın. İki göz arasında ortalayamadığın bakışınla karşımdaydın. Ortalama yaşayan ve ortalama düşünen insanlar kümesinin dışındaydın. Ben hep çocuk kalırdım ve sen mecburi büyürdün etrafımda. Benim çocuk kalışımı beslemek, beni büyütmek, yürütmek ve güldürmek için büyürdün... İki dünya arasında sıkışmış eksik gülümsemeci yol arkadaşlarıydık seninle. Ne zaman dar bir cümleye çarpsam şiire sarılırdım. Şiirle büyütemediğimiz çocukluğumuzu, giden o şi/a/irin ardından döktüğümüz yaşları top(ar)lardın etrafımızdan. Yaşamın en zor oyununu oynayan iki oyuncu zannederdik kendimizi, dünyada süregelen acılara bakmadan. Rollerimiz hiç benzemezdi birbirine. Sen kural koyan, ben kazanan olurdum her zaman. Ben Haziran’da alev alev dökerken kelimeleri eteklerimden, sen Şubat’ta üş(üt)ürdün. Ben dağbaşlarında ateşler yakmayı düşlerken, sen yangınlarını içindeki karlı dağlarınla söndürürdün. Ne çok gönderilmemiş mektubun var heybembe. Ne çok yaşanmamış anın, ne çok emanet satır var içimde, hepsi yarım. ‘Yazık olurdu yarınlara’ çünkü ‘nasıl da gülmüşüm şu resimlerdeki gibi’ diyen o şarkılar bilirdi eski bir anlamla yitip giden yarınlarda gizleneni!... ‘70’li yıllara geri dönelim’ diyen bir hikaye kurardın gün ortasında. Sen geçmişe dalarak konuşurdun, ben ileriye dönük dururdum. Zamana uyumsuz bir daldın sen, kırılgan. Şimdiki zamanla yabancı ve kavgalıydın. Bilirdin doyduğumuz zamanlar benzemezdi hiç harçlık biriktirdiğimiz o ‘zor’ günlerimize. O zor yıllar, rahata! erdiğimiz şu zamanlardan çok daha büyük anlamlar taşırdı içinde. Hep bir ‘nihavend’e, hep bir ‘hüzzam’a bakan gözler taşırdık. Ve bu makamlarda gezerken başkalaşırdık. Sofralarımız ille de ‘akşam olunca hüzünlenen’ şarkılara alkış tutardı. ‘hani o bırakıp giderken seni o üzgün tavrını takmayacaktın’ kokan ayrılık anlarını saklı tutardık masalarda, odalarda... Re-mix şarkılara yer yoktu yaşamlarımızda. Şarkıların ve aşkların ellenmemiş ilk hallerine inanırdık. Oğullar büyütürdün sen gururla ve sancıyla, ve ben oğullar büyütürdüm aşkla, sevdayla.. Oğullarımız az gidip, uz gidip, dere tepe, eğri ve eksik yanlarımızla yol aldığımız en büyük adımlarımızdılar... Oğullarımız, bizi aşkla yoğurup, doğuranımızdılar; geri dönüşü olmayan en güzel yolculuklarımızdılar. Bazen aptala yatmak ister, sonra çizilen bir kaderin becereksiz iki oyuncusu gibi rollerimize geri dönerdik. Her akşamüstü çocukluk anılarımıza sahip çıkardık aslında kendi kendimize sahip çıktığımızı anlatamazdık kimseye. Biz, kayıp çocuklar ülkesine gitmeyi reddeden notası eksik birer şarkıydık. Şarkılarla sığınmamız bundandı. Besteler ve sözlerden başka kimseler bilmezdi ‘beyaz atlının şimdi burdan geçtiğini’ ve bir daha dönmeyeceğini... Ben dağıtmayı severdim sen toparlamayı. Ben kendimi dökmeyi seçerdim, sen saklamayı. Ben kelimelere yüklerdim yaşamımı, sen suskunluklarına. Ben gün ortasında yorulurdum, sen uykunda... Aşka, sevdaya dair gerçek bir öykü anlatırdım sana; ben aşka inanırdım, sen bana... Ben hayatın bir ‘ver-al’ olduğuna tutunarak çıkmıştım yola, sen vermenin erdem olduğuna... Sen her güneş batışında bir şarkı tutuştururdun balkonunda. Ne zaman o şarkıya başlasan bir güvercin yolunurdu avluda... Ne zaman sana dair bir şey yazacak olsam söz susardı. Ne zaman aynaya baksan yarım yaşanmış hayat çatal diliyle ısırırdı bizi duygularımızdan. Bunda ne yılların, ne bizim, ne de ‘biri’nin suçu da yoktu aslında... Şubat gülüşlü kadın! Gel de anla artık; bir sen, bir ben, yetmezdi, yetmedi, yetemeyecekti takvimi geriye doğru sardırmaya. Ve yetmedi işte ne Şubat, ne Haziran ‘gerçek’ denen çarkın dişlerini kırmaya.... bedia.balses@yahoo.com
En yüksekten uçan martı, en uzağı görendir.
Buğünkü şiir selamını beni çok etkileyen bir Aktaç Altıok şiiri ile vermek istiyorum:
PALOMA
Su akşama sunar rengini usulca
O, yorgun balıkçılara anlatır acısını
Yosun rengi balık kokulu kıyılarda
Bağların bereketi kadehlere süzülmüş ritmiyle
Kendini yaratır tekrarsızlığında ışığın
Yosun rengi balık kokulu gecelerde.
Nilüfer rengi sulardan geçti yollar
Deniz bitti bitecek derken vakitler
Vakitleri süzgecinden geçirir bellek
Gemiler kül zerreciklerine dönüşür
Göğün tortusunu çözerken yıldızlar
Ağaran yüzüyle, lacivert
Yalnızlığa dönüşür gece...
Ah Paloma,
Bu kırılgan imge sağnağında
Güvercin tedirginliği gözlerin
Son kanat sesleri düşerken
Çam’ın yorgun gölgesine, yeşil
Bağbozumu telaşında, gitti gidecek
göçer kuşlar
Toprak kendi kokusunu özler
Suyun aksına konar kumrular.
Hayat hem asıldır hem suret.
İhmalkar namlulardan arda kalan
Kalabalık bir yalnızlıktı çocukluğun
Pastoral karşı çıkışların izini süren
Uçurtmaları mavi, toprağı yeşil.
Ağaçlara çizdiği kuşlara isim sorar
küçük kız
O mağrur doğulu yüzünü
Gri ışığın tülünde süzer geceye
Balık-şarap tadındadır dil
Söz yılgın, aşk beklemede
Denize çizdiği gemilere isim arar
küçük kız
Sen Paloma, umarsız yalnızlığım
Sınırsız sessizliğimin
En ilkel, en yalın dili
Tut ellerimi...
Aktaç Altıok
|