Kibris Gazetesi
ARŞIV


EN ÇOK OKUNANLAR
Futbolda alınan sonuçlar ve günün programı
Mağusa, Ocağı yaktı: 5 - 1
Tatlısu liderliği sevdi: 2-0
Baf Ülkü Yurdu: 1- Lefke: 2
İkisi de alkışlandı: 1-1
Devlerden "tık" yok: 0-0
Gönyeli Oşan'a DAÜ şoku 71-60

YORUMLANANLAR
Dikkat, bazı pastörize inek sütleri bozuk [1]
Söyleşi Rap ve R&B'nin Kıbrıslı sesi… [1]
Türkiye Kıbrıs konusunda geri adım attı [1]
KIB-TEK yolsuzluğu davasında karar pazartesi açıklanıyor [1]
Güney'in de derdi mülteciler ve gece kulüpleri [1]
Dansçılar öğrenciydi [10]
Soyer'e rakip Yorgancıoğlu mu? [1]
Avcılardan ağaç katliamı [9]
Tek suçlu olarak okul idarelerinin gösterilmesi doğru değil [1]
Okan Ersan, Almanları büyüledi [2]
İki çocuğuyla sokağa atıldı [2]
Dünya Çocuk Hakları Günü etkinliklerle kutlandı [1]
Bizim Parti, ÖRP'ye katıldı [1]
Skandalda ikinci perde [36]
Tolga'dan bateri şov [2]
Lefkoşa'da bıçaklı kavga [1]
Sevgilisinin boğazını kesti, 6 yıl hapse gitti [2]
Yüz yüze çarpışıp,kaldırıma çıktılar [1]
13. maaş devam edecek, ikramiyelerden vergi yok [4]
Defalarca takla attı, sürücü hafif yaralandı [3]



Kıssadan hisse... Hasan Ali Yücel

Sevilay SADIKOĞLU

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   8 Ekim 2008, Çarşamba Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Devlet adamı, yazar ve şair Hasan Ali Yücel, 17 Aralık, 1897 yılında doğmuş ve 26 Şubat 1961 yılında İstanbul’da vefat etmiştir.

   Babası Ali Rıza Bey, annesi Neriye Hanım’dır.

   Baba tarafından dedeleri Giresun’un Görele ilçesine bağlı Dayı köyünün tanınmış ailelerinden ve Dayılı köyü Medresesi hocalarından İmamzade Ömer Efendi’ye kadar uzanır. Annesi ise Tekirdağlı Kaptan İsmail Tosun Ağa’nın torunlarından ve hattat Ali Bey’in kızıdır. Hasan Ali Yücel’in Telgraf Nazırlığı (Bakanlığı) yapmış olan dedesi Hasan Ali Bey, sıbyan mektebinde okumuş, özel dersler alarak Arapça, Farsça, Fransızca ve İtalyanca öğrenmiş aydın bir kişiydi. Babası Ali Rıza Bey ise Maliye’de memurluk ve Telgraf İdaresi’nde müfettişlik yapmıştı. Amcası İzzet Bey ile babası Ali Rıza Yücel aynı zamanda usta birer müzisyendi.

   Hasan Ali Yücel; Mekteb-i Osmani, Vefa İdadisi (lise), İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü (1922) bitirdi. Üniversite öğrenciliği yıllarında Ahmet Hamdi Tanpınar’la sınıf ve yurt arkadaşıydı. Bir süre İzmir ve İstanbul liselerinde edebiyat ve felsefe öğretmenlği yaptı. 1927’de İstanbul Maarif Eminliği müfettişliğine atandı. Milli Eğitim Bakanlığı’nda bakanlık müfettişi ve ortaöğretim genel müdürü (1933) olarak görev yaptı. 1935 yılından itibaren V., VI., VII. Ve VIII. Dönem İzmir Milletvekilliği yapan Hasan Ali Yücel, Celal Bayar’ın kurduğu kabinede yedi yıl, yedi ay, yedi gün Milli Eğitim Bakanlığı (28.12.1938-5.8.1946) yaptı. Bakanlığı döneminde topladığı Birinci Neşriyat Kongresi’nin aldığı kararlar sonucunda dünya klasikleri Türkçeye çevrilmeye (1941) ve Tercüme Dergisi yayımlanmaya başlandı. Bakanlığı döneminde ayrıca Birinci Maarif Şurası, Tercüme Heyeti, Coğrafya Kongresi, Gramer Kongresi, Felsefe Terimleri Komisyonu toplantıları yapılmış, Köy Enstitüleri (17 Nisan 1940) ile Ankara Devlet Konservatuarı (20 Mayıs 1940), İnkılap Tarihi Enstitüsü (15 Nisan 1942) kurulmuştu. Ayrıca Üniversite Yasası, birçok meslek yüksekokulu, eğitim enstitüsü ve müzenin kuruluş yasaları onun bakanlığı döneminde çıktı.

   Hasan Ali Yücel bu işlerle uğraşırken, “Büyük Türk İmparatorluğunu kurma hayaline kapılarak Nazilerle etkin bir iş birliğine girmiş olan aşırı milliyetçi kesim, 1940’larda kendini gösteren hümanist akımı ‘sol hareket’ olarak adlandırır. Yücel, konuşmalarında reformların karakterini öne çıkarır ve kutuplaşma tehlikesine dikkat çeker. Bu politik gelişmelerle 1942 yılı başlarında ona karşı düzenlenen suikast arasında bir bağlantı kurmak mümkündür.” (Mustafa Çıkar)

   Nitekim Nihal Atsız, kardeşi Necdet Sançar’a yazdığı 15 Şubat 1942 tarihli mektupta, Yücel’e karşı “maalesef” başarısız bir suikast girişiminde bulunulduğunu bildirir.

                                                      *       *       *

   Hasan Ali Yücel, Cumhuriyet tarihinde en uzun süre görevde kalan Milli Eğitim Bakanıdır. Bakanlıktan kendi isteği ile istifa ederek ayrıldı, ancak milletvekilliği 1950 yılına kadar sürdü. Milletvekilliği bittikten sonra İstanbul’a yerleşti. İş Bankası Kültür Yayınlarını yönetti. 1961’de Kurucu Meclis’e girdi ve o yılın sonunda bir kalp krizi sonucunda yaşamını yitirdi. 2 Mart 1961’de Ankara Cebeci Askeri Mezarlığı’nda toprağa verildi.

       

   Hasan Ali Yücel 1921’den başlayarak şiir, makale ve denemelerini Dergah, Yarın (1923), yeni Mecmua (1923-36) ve Hayat (1926-28)dergilerinde yayımlamıştı. Üniversite öğrenciliği yıllarında gazetelerde muhabirlik yaptı. 1920’li yıllardan itibaren yaşamı boyunca yazı ve dil sorunlarıyla ilgilendi. Tevfik Fikret’in Tarih-i Kadim Doksan Beşe Doğru kitabını bir önsöz de yazarak Latin harfleriyle 1928’de basıma hazırladı. Böylece bu kitap, Latin harfleriyle basılan ilk kitaplardan biri oldu. Ayrıca Akşam, Cumhuriyet ve Dünya gazetelerinde makaleler yazdı. Eğitim, kültür, sanat, edebiyat, ülke ve dünya sorunları üzerine yazdığı yazıların ve anılarının hemen tümü kitap olarak da yayımlandı. Goethe üzerine yaptığı bir çalışma ile Alman Kültür Bakanlığı’ndan Goethe Madalyası aldı.

                                                    *       *       *

   “Yorgunluğunu geceden çaldığı bu sohbet saatlerinde geçirmeden uyumazdı. Uyanması ise hakiki bir cümbüştü. Erken uyanırsa hep beraber uyanırdık. Garip, sri denebilecek bir neşesi vardı. Sesinin güzelliği, konuşmasının rahatlığıyla küçük topluluğumuzda söz, dima sonuna doğru kendisinin olurdu. Konuşması bittiği zaman musikisi başlardı. Eski musikimizi, ne derecede bilirdi bunu tayin edemem. Fakat birkaç dede’den mevlevi bu İstanbul çocuğunun sesinde, bu musiki ve onun beslediği yerli hassasiyet, erimiş, akmaya hazır bir altın gibi daima mevcuttu. Şiirde olduğu gibi musikide de şaşılacak bir icat, daha doğrusu benimseme kabiliyeti vardı. Daha talebeliğimiz zamanında bir şarkısı İstanbul’un günlük hayatına girmişti. Bu şarkının başladığı “sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz” mısraini hepimiz kendisi için tekrar edebilirdik. Çünkü bu kabına sığmaz adam neşesiyle, şarkıları ve nükteleriyle, birdenbire köpüren hiddetleri ve patavatsız cevaplarıyla en ağır havayı bile yumuşatmasını bilirdi.” (Ahmet Hamdi Tanpınar)

                                                     *       *       *

Hasan Ali Yücel’in “Pazartesi Konuşmaları”ndan (1998)

 

Kemdimizi Bilelim

   Sokrat “kendini bil!” demiş. Ferdin kendini tanıması ne kadar lüzumlu bir şey ise cemiyetin de aynıyla dününü, bugününü bilmesi o kadar kuvvetli bir zarurettir. Bu itibarla “Milli şuur” dediğimiz idrak şahikasına yükselmek için Türklüğün geçmişini ve halini iyice bilmiş olmalıyız. Milli terbiyede tarih, en önemli bir vasıtadır. İnsanlığın büyük hikayesinde atalarımızın başından neler geçmiş olduğunu bilmek suretiyle ve onların beşer kütlesine neler verdiğini öğrenerek, bugünkü durumlarının sebeplerini, maziden hale akışlarının seyrini görebiliriz. Bu bakımdan dünü öğrenişle, bugünümüzü anlamak ve yarınımızı sezip

Keşfetmek kabil olur.

   Tarihi inkar tecrübeleri yapılmamıi şeyler değildir; fakat, hiçbiri tutmamış, sürmemiş ve yaşayamamıştır. Bu, tıpkı otuz yaşında bulunan bir adamın, arkasında bıraktığı oturz yıla yok demesine benzer. Saçı, sakalı ve türün uzviyati içinde otuz sene varken ona yok demek, fiili bir mana ifade eder mi?” Çünkü o, ne söylerse söylesin bir yaşında olmak iktidarından mahrumdur. Marifet, vara yok demek değil, var olanınının mahiyetini anlamaktadır.

  Tarih inkılabımızın bize bu yolda verdiği derin ve kuvvetli hamle, başlı başına tarihin göğsüne hakkedilecek büyük bir hadisedir. Nereden çıkıp nerelere gittiğimizi, hangi diyardan geçip, bugünkü yurdumuza nasıl geldiğimizi, nerelerde hangi medeniyetleri kurduğumuzu öğreten bu kültür hareketi, ATATÜRK devriminin ve devrinin en feyizli buluşlarından biridir.

   Topraklarımızın altından medeniyet eserlerimizi çıkrarak bütün dünyanın dikkatini yurdumuza ve kendimize çekerken bugün toprağın üstünde nelerimiz varsa onları bütün dünyaya bildirmek ve öğretmek mecburiyetindeyiz. Dünya, hatta alim dünya bile bizi olduğumuz gibi bilmiyor. Bizi hala belinde kaması, ayağında şalvarı, başında kavuğuyla bir orta çağ yiğidi şeklinde tasavvur eden insanlar, medeniyet aleminde az değildir. Türkiye hududları içinde Kürdistan aramaya çıkan Garplı alimler henüz sağdırlar. Onların bilmeyişleri elbette bir kusurdur. Fakat bu, kendimizi tanıtamamakta gösterdiğimiz tevazu ve ihmali affettiremez. Kendimizi tanıtmak için ilk yapılacak şey, kendi kendimizi tanımaktır.

   Bir millet kendi kendisini nasıl tanır? Bunun yolu, nesi varsa hepsini ortaya çıkarmak ve ortaya koymaktır. Müzeler, bu varlıkların teşhir edildiği en büyük sergilerdir. Nitekim sergiler de halin müzeleri sayılır. Napoleon’un gömülü olduğu Invalide’de Atilla’nınParis kapılarında görümüşünü seyrettiğim zaman kendimi onun emrinde bir Hun Türkü gibi hissetmiştim. Topkapı müzesinde bir metre uzunluğundaki kılıçların önüne geldiğim zaman, onları kullanan atalarımın ellerini dudaklarımda duydum. Ne zaman Mimar Sinan’ın mütevazı ve taş mezarı önünden geçsem, başımı göğsüme yaklaştırarak onun Türk dehasına saygımı göstermekten kendimi alamam. At üstündeki Atilla, camekan içindeki kılıç, taş yığınları altındaki bu vücud, sanki benliğimden bana geri dönen bir şeydir. Daha döğrusu benliğim, onlardan yoğrulmuş bir haritadır.

 Ne zaman Ankara Halkevi’ne gitsem, yukarı kata lıkarken Timur’un mezarını gösteren büyük levha önünde dururum. Türbenin içinde ellerinmi kavuşturup duran Türklerde ben de saygı duymakta bir adım geride sayılamam. Timur’un hayat kudretini, zeka ve irade büyüklüğünü düşünür, kendimin de onun milletinden olduğumu hatırlayarak manevi bir kuvvet kazanırım. Bütün bu tedailerle benliğim ürer, kendimi duyar ve içimde kaynayan bir pınarın coşkun doşkun aktığını hissederim.

Dün için böyle olduğu gibi bugün de gönlüm aynı bağların tesiri altındadır. Güzel Sanatlar Akademisi’nin açtığı elli yıllık resim sergisinde dünün klasik ekollerinden bugünün en ileri ve ihtilalci ekollerine kadr hamleler yapan ressamlarımızın eserleriniseyretmek bana yepyeni kuvvetler verir. Ölü, diri; yaşlı, genç vu sanat adamlarımızın renk aleminde bir pervane cabukluğu ve heyecani ile yaptıkları aramalarda kendimi duyarım. Sanki bu sanatkarların hepsi benmişim de ayrı ayrı görüşlerimi, başka başka tablolarda ifadeye çalışmışım sanırım. Eserlerin sahiplerine kendimi bu kadar yakın duyarım ve onları bunun için severim ve överim.

   Karikatür sergisini geziyordum. Münif, Ramiz ve Cemal Nadir’den geçip Cem’in çizgi halindeki buluşları önünde duran gözlerim, kendimden kendime akseden zeka parlayışları gibi içimi aydınlattı. Abdülhamid’i iki yüzlü yapan sanatkara kim hürmet etmez?..

   Halı sergisinde hangi jprçanın önünde durdumsa bu ince ilmikleri atıp onu dokuyan kardeş eller gözümde canlandı. İlk sırasından son düğümüne kadr değişmeyen bir sabır ile dokunmuş büyük ve ipek resimlerin sanatkarlarını, hem de namı- şanı bilinmeyen sanatkarlarını kendi varlığımda adlandırdım. Bu isim, Türk halıcısından başka ne olabilir? Bir Uşak halısının mavi zemininde onu dokuyan Türk kızının gözlerindeki gök-ela

Rengin akislerini bulmadıkça bu yüksek sanat eserini anlayabilmek kabil midir? Bu mavi zemin üstüne konmuş türk lalelerinin her nescinde, solmayan bir Türk güzelliğinin rengini duydunuzsa onu yerlere serip üstünde kirli ayakkabılarınızla nasıl dolaşabilirsiniz?

   İzmir panayırını gezerken Türk topraklarından Türk teknik adamlarının döküp çıkardıkları kapkara kömürler, bana siyah pırlantalar gibi göründü. Bu bir şaşı bakış değildir. Her vilayetimizden çıkan mahsulleri kendi malım olarak duydum. Malım gibi demiyorum, çünkü kendi malım içinde bana o şeylerden çok daha yabancı olanlar vardır. Cam işin kesme billurlarında tarif edilmez bir gururun parlaklığını gördüm. Çırçıplak kalan bir Türk, kendi mallarıyla tepeden tırnağa giyinebileceğim bu güzel sergide gözleriyle görebilir. Daha dün küllerle örtülü bir yangın yeri olan bu kocaman sahayı bugün bir bahçe haline koyan. Türk azminde ve zekasında, bu işte en küçük şahsi bir emeğim olmadığı halde kendim yapmış gibi bir iftihar payı buldum.

  Bütün bir görüşlerimle kendimi bulmuş oluyordum. O kendim ki, fert oldukça dalından kopmuş bir yaprak gibi kurumaya mahkumdur. Fakat millet denilen büyük varlığa bağlı kaldıkça tazeliğini her zaman saklayan bir dal gibi canlı kalacaktır. Bir milletin kendini bilmesi demek, fertlerinin mensup olduğu büyük kütleyi tanıması demektir. Başkaları bizi öğrensin istiyorsak, herşeyden önce kendi kendimizi bilelim.

   380 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazılarını görüntüle
17 Kasım 2008, Pazartesi   Biz de Dünyalı mı olduk
05 Kasım 2008, Çarşamba   İşyerinde iltifat/-sızlık
23 Ekim 2008, Perşembe   Satılık Bebek Yatağı
07 Ekim 2008, Salı   "Durgun Anlar..."
23 Eylül 2008, Salı   Sen Aysın Ben Dünya
19 Eylül 2008, Cuma   Bildiriler
18 Eylül 2008, Perşembe   Kitap dünyası... Mucize Zeytin ve Yan Ürünleri...
17 Eylül 2008, Çarşamba   Eylül'e serzeniş... Neden?..
19 Ağustos 2008, Salı   İstanbul ve Karaköy Güllüoğlu baklavaları...
14 Ağustos 2008, Perşembe   Tatil notlarım... Karadeniz’e yolculuk...


Yorum Sayısı:   1
  yahya adıgüzel         - girne 09 Ekim 2008, Perşembe 12:33 
sayın Sadıkoğlu, kıssadan hisse dediniz de, keşke bizde de böyle eğitim bakanları yetişse, yetiştirilebilse... öyle mi demek istediniz? geç mi kaldık acaba?


DÖVİZ KURLARI : .
DÖVİZ CINSI ALIŞ SATIŞ
1 DOLAR 1.6699 1.6817
1 STERLİN 2.4983 2.5169
1 EURO 2.1017 2.1165



YAZARLAR : .

Necdet Ergün

ET İTHALATINA İZİN VERMELİYİZ

Mustafa BESİM

GÜVEN VE TALEP





© 2003 - 2006 Kibris Gazetesı
Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak belirtilmeden yayınlanamaz.
Haber Merkezi: info@kibrisgazetesi.com
Sitedeki tüm harici linkler ayrı bir sayfada açılır. Kibris Gazetesı harici linklerin sorumluluğunu almaz.
Last Digital
eNewspaper Automation Software
Technology by:
                     
Dışarıya link Last Digital