|
Geçen gün elektronik postama bir davetiye düştü. Davetten anladığım kadarıyla Avrupa Birliği, Kıbrıslı Türklere sağladığı mali yardım programı çerçevesinde Dünya Bankası uzmanlarını yeniden adaya çağırıyor. Dünya Bankası uzmanları 2005 yılında adamızı ziyaret etmiş ve 2006 yılında KKTC'nin ekonomik ve sosyal durumu ile ilgili tespitlerde bulunarak bir rapor hazırlamışlardı. Bu raporda, Kıbrıslı Türklerin kendine yeten bir yapıya nasıl ulaşabilecekleri, çözüm ve Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanmak için neler yapılması gerektiği konusunda önerilerde bulunmuşlardı. Bu ziyaretlerinde büyük bir ihtimalle yeni bir durum tespiti yaparak yaptıkları önerilerin ne derece hayata geçirildiğine bakacaklar. İşte bu çerçevede benimle de bir araya gelmek istiyorlar. Daveti aldığımda, uzmanların işlerinin kolay olacağını düşündüm. Onlar için iyi haber. Zira raporda yaptıkları tespitler ile ilgili herhangi bir değişiklik yok. Sorunlar aynen devam ediyor. Dolayısıyla uzmanlar rakamları güncelleştirip belki daha önceki çalışmalarına dâhil etmedikleri bazı konuları da katıp kolaylıkla çalışmayı tamamlayabilecekler. Kötü haber, bizlerin yapılan tespitlerle ve sayfalarca anlatılan önerilerle ilgili hiç bir şey yapmamış olmamızdır. Benzer durumu yıllardan beridir TC ile yaptığımız anlaşmalarda da yaşamıyor muyuz? Hep aynı sorunlar. Benzer tespitler; Verimsiz kamu, yüksek bütçe açıkları, özel sektörün önündeki engeller vs. vs... Mali desteklerle aşılması hedeflenen bütün bu sorunlar aynen devam ediyor. Bunları düşünürken aklıma hep Dünya Bankası raporunda uzmanların altını çizdiği önemli bir sorun geliyor. KKTC kamumaliyesinin mali bağımlılık sorunu. Bir kötü hastalık (mali bağımlılık) ne kamu maliyemizi adam etmemize ne de özel sektörün genişlemesine imkân tanıyor. Bu sorundan dolayı KKTC ekonomisi her zaman için zayıf kamu maliye yapısıyla hayatını sürdürmeye çalışıyor. Bu da hiç kuşkusuz içten ve dıştan gelecek şoklara karşı dayanıksız ve kırılgan bir yapı anlamına geliyor. Dış mali yardımlara ve desteklere bağlı kalma, mali bağımlılık aslında bir tercih meselesidir. Yıllardan beri yaşanan sorunlar biline dursun, siyasi irade bu sorunları aşmak için bir türlü oluşamadı. Halkı temsil eden siyasi irade bunun bu şekilde devam etmesini istedi. Ve böyle de oldu. Ama ne acıdır ki bunu tercih eden irade ekonomik olarak bunun bedelini ağır ödemeye mahkûm edildi. Ve bundan sonra da bu konuda mahkum kalmaya devam edecektir. Ekonomi ile ilgilenenler bileceklerdir. Doğru kamu maliye politikalarının en temel hedefi kendine yeten bir yapı oluşturmaktır. Bu politikayı benimsemek zor bir tercih olsa da uzun vadede ekonomik kazanımları sınırsızdır. Kendine yeten bir maliye oluşturmak, ekonomideki kaynakların en doğru şekilde kullanılmasına imkân sağlayacağı gibi, kamunun beklenmedik şoklara karşı ekonomiye destek vermesi için gereken gücü de sağlamış olacaktır. Bunun ötesinde vergi adaletini sağlayacağı gibi mükelleflerin vergi hakkını daha fazla sorgulamasına ve kamunun yapacağı harcamaları daha yakından takip etmesine neden olacaktır. Bir yılı aşkındır yaşadığımız duraklama ve şimdilerde hissetmeye başladığımız küresel finansal kriz etkilerine karşı, Devletin daha etkin olabilmesi ancak kendine yeten bir kamu maliyesiyle gerçekleşebilirdi. Ama bizim tercihimiz bu olmadı. Biz mali bağımlı olarak yaşamayı tercik ettik. Ve böyle de devam edeceğiz gibi görünüyor. Artık bu anlayışın değişmesinin zamanı gelmedi mi? Kısa vadeli kazançlar ve günü kurtarma adına uyguladığımız politikalardan vazgeçmez isek bırakın ekonomik kayıpları siyaseten de zarar göreceğiz. Dünya Bankası uzmanlarıyla büyük bir ihtimalle benzer konuların üzerinden yeniden gideceğiz. Onlar notlarını alacak ve büyük bir ihtimalle (inşallah yanılırım) bildik tespit ve önerilerle güncellendirilmiş bir rapor hazırlayacaklar. Peki sonrası?
|