|
Slavoj Zizek'in ("Z" harflerinin üzerinde ters şapka işareti vardır ve "Slavoy Jijek" okunur) "The Parallax View" (Paralaks Bakış) adlı kitabı bu yazının ilham kaynağıdır.
Öncelikle "paralaks" kelimesinin güzelliğine değinelim. Paralaks, "gözlemcinin pozisyonunu değiştirmesi sonucu, gözlemlenen nesnenin pozisyonunun da değişmesi" olayına verilen isimdir.
Bu bakımdan, dünya gökyüzünü sürekli olarak paralaks bir bakışla izlemektedir, çünkü gezegenimizin pozisyonu dönerek değiştiğinden, gözlemlediğimiz nesnelerin, örneğin Güneş'in, Ay'ın, yıldızların pozisyonları da bizim daimi devinimimizden ötürü değişmektedir.
Daha genel ve mecaz anlamıyla "paralaks bakış", en azından iki farklı bakış açısından incelenen bir konunun farklı boyutlarının keşfedilmesini sağlayan bir yöntemdir.
Gözlemlediğiniz nesne sabit bir pozisyonda olsa da, sizin hareket ediyor olmanız sayesinde nesnenin pozisyonunun değişmesi yalnızca basit bir görsel yanılsamadan ibaret değildir. Hareket ederek değiştirdiğiniz pozisyonunuz nesneyle aranızdaki ilişkiyi de değiştirecektir. Gözlerinizin önünde daha farklı (daha uzak, daha yakın, daha hızlı, daha oynak) bir nesne bulursunuz.
Gece araba sürerken, rüzgarlı ve parçalı bulutlu bir havada Ay'ın sizi takip etmesi gibi. Çocuksu bir hayal olsa da, pozisyonunuzu araba hızında değiştiriyor olmanız, aynı yönde hareket eden bulutları sabitleyecek, sabit olan Ay'ı hareketlendirecektir. "Paralaks bakış" insan gözünde gerçekleşen naif bir sihir gibidir; siz de naif bir sihirbaz. Bu anlamda, ufacık göz, koskoca Ay'ı yerinden oynatacak kadar muktedir olabilmektedir. Yanılsama, insan algısında çekici bir gerçekliğe bürünür.
Ya da başka bir örnek: sevgilinizin fotoğrafını soldaki ağacın altında durup çekerseniz sevgilinizin arka planında beyaz bir duvar, sağdaki sandalyeye oturup çekerseniz sevgilinizin arka planında uçsuz bucaksız bir ova görebilirsiniz. Değişen arka plan, sevgilinizin görüntüsünü, yani sizin gözünüzdeki ahengini de değiştirecektir. "Paralaks bakış", beyninizde resmedecekleriniz için çeşitli tuvaller sunar gibidir.
Teşbihte hata olmasın, o yüzden sözü fazla uzatmayalım ve Zizek'in kitabının girişinde bahsedilen, İngiliz "The Guardian" gazetesinin 2003'te yayınladığı habere geçelim. Başlık şöyle: "Anarşistler ve bir güzel sanat olarak işkence".
Bir İspanyol sanat tarihçisi olan Jose Milicua'nın araştırması gösteriyor ki modern sanatın bir işkence biçimi olarak kullanılması ilk kez 1938 yılında İspanyol İç Savaşı sırasında inşa edilen işkence merkezlerinde ve gizli hücrelerde gerçekleşmiş.
Kandinsky, Klee, ve Dali gibi sürrealist ressamların eserlerinden ilham alan Fransız anarşist Alphonse Laurencic bir "psikoteknik" işkence biçimi yaratmış. Avant-garde sanat anlayışının sunduğu renkler teorisi ve soyut geometriyi referans alan bu anarşist adam, insan işkencecilere ihtiyaç duymayacak hücreler dizayn etmiş.
Hücrenin kendisi, yapısı itibarıyla işkenceci... 20 derecelik bir eğim üzerine yerleştirilen ve dolayısıyla hiçbir zaman üzerine rahatça uzanamayacağınız yataklar; tutuklunun birkaç adım rahat yürümesine bile engel olmak için daracık hücrenin zeminine monte edilmiş taş çıkıntılar; yalnızca duvarları seyretmek zorunda kalacak bu tutuklunun dört bir tarafını çevreleyen melankolik renklere ve baş döndüren orantılara sahip karmaşık şekiller...
Hatta Laurencic'in yargılanması sonucu ortaya çıkan bir başka psikolojik işkence türü ise, 1928 yılında Dali ve Bunuel'in yaptıkları "Un Chien Andalou" filminin meşhur "jiletle göz yarma" sahnesinin bir hapishanedeki mahkumlara zorla izletilmesiymiş.
Diyeceğim, hem hareketi hem de düşünceyi bu denli imkansız kılan, tutukluyu adeta yaşayan bir ölüye dönüştüren işkence alanlarıyla kıyaslandığında, küçük yarım adamızın bizlere muazzam bir açıklık ve ferahlık sunacağı kesindir.
İzolasyonlardan, ambargolardan, dünyaya açılamamaktan şikayetçi olanlarımız, ülkemizi gözlemledikleri pozisyonu değiştirirlerse çok daha ilginç olasılıklarla yüzleşebilirler.
KKTC'ye "paralaks bir bakış" atacak olursak, arka planda kalan dünyanın bizlere sunacağı devinim, bugün ağızlara sakız olan sabit fikirlerimizi tembel köklerinden kazıyabilir.
Örneğin, KKTC'nin bir dünya sistemi olan "kapitalizm" tarafından sosyo-ekonomik anlamda tanınmaya başladığı şu dönemde, kapitalizmin beraberinde getirdiği eşitsizlikler, sömürüler, fırsatlar ve özgürlüklerin analizi, "ekonomik tanınmamızın" üzerine nasıl bir politik kültür inşa edilmesi gerektiği sorusunu gündeme getirecektir.
Kapitalizmi tanıma ve anlama çabalarımız bizlere dünyayla ne kadar barışık olabileceğimizi anlatacaktır. Bir "küçük burjuva" toplum olarak kurduğumuz politik-ekonomik hayaller gerçekten bizlere, Kıbrıslı Türklere mi ait? Yoksa halihâzırda küreselleşmiş bir bütünlüğe küçük bir ayna mı tutuyoruz? Dünya çapındaki bir devinimin hızına ayak uydurmaya mı çalışıyoruz? Kapitalizme ne kadar eklemlendik, nasıl eklemlenmeliyiz?
Esas Kıbrıs sorunu, bu tür sorular sormayı unutan Kıbrıslı Marksist iktidarların bayağılıklarıdır. Kapitalizmin yapıcı eleştirisi sözde Marksistlere ve küçük insanlara bırakılamayacak kadar önemlidir. Çünkü herkesin "ezbere" sevdiği o büyük devrimcinin de söylediği gibi: "idare-i maslahatçılar esaslı inkılap yapamazlar".
Madem hâlâ daha "Kıbrıs sorunu" gibi bir deli saçmasını ciddiye alıyorsunuz, o halde çözümü "metalaşma" ve "yabancılaşma" gibi ekonomik süreçlerde değil, "federasyon, konfederasyon" gibi politik ambalajlarda aramak elbette sizlere yaraşır, a yoldan çıkmışlar... Komünistliğinizi sevsinler!
|