|
Geçenlerde sevgili ağabeyim Akay Cemal, "Kissinger'den Denktaş'a tavsiye" başlıklı bir yazı yazdı ve Kissinger adlı karakteri günümüz Kuzey Kıbrıs siyasetine olumlu bir ışık tutabilecek birisiymiş gibi sunmasından ötürü, benim içime bir daralma geldi. Neymiş Kissinger'in 1990'lı yıllarda Denktaş'a tavsiyesi? "Egemenliğini kat'iyyen verme... Verdin mi geri alamazsın!"
Özellikle 34 yıl öncesinin temmuz ayında, bu "tarihi, şer Pinokyo" figürünün, dolaylı ve doğrudan, nelere yol açtığını hatırlamak, geleceğe umutla bakmak isteyebilecek her Kuzey Kıbrıslı'nın unutulmaya yüz tutmuş bir geçmiş adına üstlenmesi gereken asli politik sorumluluğu olmalıdır.
Henry Kissinger'in Kıbrıs tarihindeki rolü nedir? 1973 ve 1977 yılları arasında ABD'nin Dışişleri Bakanı olan bu adamın, 1982 yılında kaleme aldığı anılarında "1974 Kıbrıs olaylarını" tartışmaktan kaçınması ve 1999 yılında yazdığı anılarında ise "Kıbrıs-Türkiye-Yunanistan üçgeniyle" vaktinde yeterince ilgilenememesini ABD'nin o dönemki "iç siyasi krizi" olan Watergate skandalına yoğunlaşmasına bağlaması şüphe uyandırmalıdır.
Çünkü engin bilgisi ve kapasitesiyle övülen Kissinger'in Soğuk Savaş yıllarının önemli "uluslararası kriz" noktalarından Kıbrıs'a dair pek de bilgisi ve müdahale kapasitesi olmadığına inanmak öncelikle Kissinger'e haksızlık etmek olur. O, ilgisiz ve bilgisiz görünüp, hiçbir şey yapmazken bile, bazı tarihsel süreçlerin gelişmesini ilgiyle izliyor, ve bu süreçlerin yol açabileceği felaketler (resmi kaynaklarca belgelendiği üzere) bilgisi dahilinde olmasına rağmen, "hiçbir şey yapmayıp bir şeylerin olmasına izin vererek" dünya ve Kıbrıs siyasetine ilişkin "müdahale yetkinliğini" koruyordu.
Kissinger, 1974 bağlamında konuşurken, Kıbrıs'ta oluşacak bir krizin Türkiye'nin müdahalesine sebep olacağını bildiğini söylemiş birisiydi. Kendisinin "ilgisizlik" iddiası öncelikle sahip olduğu bu kritik "bilgiyle" çelişiyordu. Makarios'u "Kıbrıs'taki gerginliklerin bir çoğunun temel sebebi" olarak görmesi ise Kissinger'in Makarios'u devirmeyi amaçlayan Yunan Albaylar Cuntası'nın "de facto" faşist liderlerinden Ioannides'e verdiği desteğin göstergesiydi - ki o Ioannides 15 Temmuz 1974'te Kıbrıs'ın EOKA-B tarafından işgal edilmesini sponsor edecek kişiydi.
Makarios'un devrileceği ve öldürüleceği bilgisi kendi çevresindeki diplomatlar ve bürokratlar tarafından 15 Temmuz işgali öncesinde sürekli önüne konmasına rağmen, Yunanistan'daki faşist rejimin Kıbrıs'a dair korkunç planına karşı herhangi bir uyarı yapma ya da önlem alma zahmetine girmedi. Basiretsizlikten değil, pişkinlikten... Çünkü Yunan faşist devleti, ABD'nin donanmasına, hava kuvvetlerine ve istihbarat üslerine ev sahipliği yapıyor ve bu "bağımlılık" ilişkileri çerçevesinde her türlü politik suça ve pisliğe göz yumuluyordu.
Makarios'un "Atina beni ortadan kaldırmaya çalışıyor" dediği açık mektubuna; dış siyasi ilişkilerden sorumlu bir komitenin başkanı olan Senatör Fulbright'ın Haziran 1974'te "Yunan işgalinin engellenmesi gerektiği" çağrısına; ve ABD Dışişleri Bakanlığı'nda ve Pentagon'da herkesin okuduğu 7 Haziran 1974 tarihli "National Intelligence Daily"de yayımlanan, Ioannides'in "Makarios'u 24 saat içerisinde kansız bir şekilde EOKA'dan yardım almadan" devirebileceği iddiasına kulaklarını tıkadı Kissinger. Ve 15 Temmuz 1974'te Yunan Cuntası'nın işgalinin gerçekleşmesinin ardından, bir basın toplantısı sırasında, "bu konuya dair bilgi sokaklarda dolaşmıyordu" diyebilecek kadar yalancıydı Kissinger.
Böylece, Kıbrıs'ın "yasal statüsünün bir dış iktidar tarafından darmaduman edilmesi" kapısı tüm dünyanın gözleri önünde açılırken, CIA'den finansal destek aldığı bilinen bir haydut olan Nikos Sampson'un "cumhurbaşkanı" olmasına ses çıkarmamış; dahası, Lefkoşa'daki ABD temsilcisine Sampson'un dışişleri bakanını "dışişleri bakanı" olarak kabul etmesini söyleyerek, ABD'nin bu "kukla rejimi" fiilen tanıyan tek ülke olmasına sebep olmuş bir düzenbazdır Kissinger.
KKTC'nin bağımsızlığını savunurken böylesine kirlenmiş bir adamın sözlerini anımsa(t)mak, hem "politik tutarlılık" bakımından büyük bir gaflet, hem de "tarihsel sorumluluk" bakımından büyük bir ayıptır. "Egemenlik destekçisi" ve "faşizm destekçisi" olma hallerini kişiliğinde birleştiren Kissinger'den başka, daha temiz bir biyografisi ve daha samimi tavsiyeleri olan birileri elbette vardır; dolayısıyla bu kişiliksiz diplomatı zikretmeye hiç mi hiç gerek yoktur. Üstelik, Kuzey Kıbrıs'ın "bağımsızlık kaygısını" paylaşması da hayra alamet değildir. Kissinger'in tavsiyesindeki "bit yeniğini" bilen biliyor zaten.
Gerçekçi olmayan bir egemenlik talebinin bile birçok toplum için kendi içinde onurlu bir politik işlevi olabilir. Fakat, eğer Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti denen başarısız devlet illa bir "egemenlik savunusu" üzerinden kendini meşrulaştırmaya çalışacaksa, bunu Kissinger gibi yalancı ve savaş suçlusu bir adama referans vermeden yapmalıdır. Aksi takdirde, Kuzey Kıbrıs'ın mevcut siyasi yapısı içerisinde egemenlik talep etmenin hiçbir inandırıcı tarihsel zemini kalmaz. Kuzey Kıbrıs'ın kılavuzu ikiyüzlü bir Amerikan diplomatın hissiz ve boş tavsiyesi olursa, gittikçe yok olan tarihsel belleğimizi lağım kokuları sarmaya başlar.
|