|
Gazimağusa'dan Fikret Şanal isimli okurum, yukarıdaki başlık altında ilettiği yazının ibret olması bakımından yayınlanmasını rica etti. Daha fazla geciktirmeden köşemde yayınlamayı uygun buldum. Şanal şöyle diyor:
"Adaya gerçek Barış Gücü'nün geldiği 20 Temmuz 1974'ten bir gün önce sözde BM Barış Gücü'nün son günü olan 19 Temmuz tarihinde yaşadığım gerçek bir hadiseden bahsetmek istiyorum. Amacım, AB diye sevdalanan, barış diye emperyallerin istekleri doğrultusunda hareket eden kesimlere ibret olması açısından ve geleceğimizin pamuk ipliğine bağlı olmasını önlemek bakımından önem arzettiğinden yazıyorum.
"1965 Mağusa çarpışmalarından sonra varılan anlaşma gereğince tüm Mağusa ve dış bölgelerinde mevziler yıkılmış, yeni mevzi yapımı yasaklanmıştı. Mücahit ve polisin üniformalı halde kale dışında görülmesi dahi yasaktı. Dış bölgelerde güven gereği olsa da mevziler görünmeyecek şekilde evler içinde, pencere veya kapı arkalarına yapılmıştı. Bu durum 1974 yılına kadar devam etti.
Barış Harekatı'nda Sakarya bölgesinde görevli idim. Zaten orada ikamet ediyordum. 19 Temmuz gününe kadar tüm Sakarya'nın etrafında irtibat hendekleri kazmış, ancak bir tek kum torbası koyarak mevzi yapamamıştık. Sözde Barış Gücü bölgede idi ve karakolu da vardı. Görev yerimizde sivil kıyafette, kum torbaları ile kazma kürek hazır vaziyette bekliyorduk.
Derken, Lefkoşa anayolu tarafından yüz-yüz elli metre mesafede zincirli üç tank belirdi. Belirli aralıklarla yerleşip toplarını bize çevirdi. Rum askerleri de etrafa yayılarak mevzilendi. Aramızda dümdüz bir tarla vardı. Hemen kum torbalarını doldurmaya başladık. Daha birkaç torba doldurmuştuk ki, iki Barış Gücü arabası geldi. İçerisinden askerler inerek silahlarını doğrulttular ve kum torbalarının üzerine çıktılar. Bir kısmı da kazma küreklerin üzerine basarak, toplamaya kalkıştılar.
Bu tavırları karşısında biz de müdahale ettik ve karşıdaki tankları ve askerleri gösterdik. Aldırış etmediler. Bunun üzerine kavgaya giriştik kürek ve çapalarla... Sonuçta onları kovduk.
Karanlık oluyordu... Bütün gece mevzilerimizi yapmaya koyulduk. Bölge açık alandı. Tanklara karşı silahlarımız bir bren, bir havan ve piyade tüfekleri ile tomson'lardan müteşekkildi.
Ertesi günü de harekat başladı ve daha ilk kurşunda yanımda arkadaşım Kemal Hasan alnından vurularak şehit oldu. Karanlıkta tahkimatımızı istediğimiz gibi yapamamıştık. Akşam üzerine doğru Barış Gücü Komutanı bölgeye gelerek, Rumların saldırıya geçeceğini, bu nedenle kadın, yaşlı ve çocukları kale içine götürmeye geldiklerini, Rumların buna izin verdiklerini söyledi. Tabii ki reddettik.
İşte görüyorsunuz; Türk bölgesi kuşatılıyor ve kuşatana bir şey yapılmazken, savunmadaki taraf kendisini korumak için dahi engelleniyor. Katliam yapılabilmesi için de kadın, yaşlı ve çocukların ayrılmasını sağlamaya çalışıyor. Kim bilir, belki de onları Bosna'da Serebrenitsa'daki gibi yapacaklardı Rum'a teslim ederek.
Mağusa'ya gelen Barış Gücü askerlerinin tümü de Avrupa ülkelerinden idi. İrlandalı, İsveçli, Avusturyalı, Finli vs.
Bu gibi olaylar yalnız Mağusa'da değil, adanın dört bir yanında yaşandı. Barış Gücü'nün huzurunda, gözlerinin içine baka baka kaç yurttaşımız alınıp götürüldü, yok edildi. Onlarsa not tutup, sadece seyrettiler.
Bunun için mi Türk askeri gönderilmek isteniyor?.. Bunun için mi AB Barış Gücü gelsin deniliyor?..
Bunun yorumunu ve değerlendirmesini halkımıza ve özellikle henüz daha vatanına, milletine, devletine hizmet etme olanağı bulamayan, vatanı kendilerine emanet ettiğimiz gençlerimize bırakıyorum. Aklımızı başımıza alalım. Anavatanımızdan başka ne koruyucumuz var, ne de destekçimiz!..Ayaklarımız da ancak KKTC topraklarında sağlam yere basar bayraklarımızın altında!.."
Evet; Fikret Şanal, kendisinin ve Mağusa halkının yaşadıklarından bir kesiti anlattı yazısında. Allah o günleri bir daha göstermesin. Göstermemesi için de eskisinden çok daha sağlam bir anlaşma gerek.
|