|
Bir felsefeye göre her şey zıddıyla ortaya çıkar... Beyaz siyahla, aydınlık karanlıkla, iyilik kötülükle... Ama her şeyin göreceli olduğu bir dünyada bu renk ve değerlerin sayısız tonları vardır ve kimilerine göre gerçek işte bu "gri" bölgelerde gizlidir.
Bu felsefi girişten sonra gelelim bunun politikadaki yansımalarına:
Kıbrıs'ta yine o günler geldi çattı!.. Yolda sokakta, arkadaş toplantılarında, katıldığımız resmi olaylarda ve zaman zaman çıktığımız televizyon programlarında hep aynı soruyla karşılaşıyoruz: "İyimser misiniz, kötümser mi?", "Ümitli misiniz, ümitsiz mi?" Onyıllardır bu sorunun her renk ve tonuna bakmak zorunda kalmış birisi olarak bu yerinde sorulara siyah/beyaz bir yanıt vermem gerçekten zor. Bu konuda bir fikrim veya bir inancım olmadığından değil!... Diplomatlar olarak görevimizin kehanette bulunmak değil, durumun dinamiklerine bakarak yapacağımız değerlendirmelerle okuyucunun kendisinin karar vermesine yardımcı olmak olduğuna inanmamdandır.
Nedir veya kimdir bu dinamikler? Daha önce de yazdım...Uluslararası aktörlerin başında Birleşmiş Milletler örgütü ve arkasındaki güçler gelir. BM Sekretaryası'nda 40 yıldır bu sorunu çözmeye çalışıp da başarılı olamamanın verdiği kurumsal bir yorgunluk, hatta bıkkınlık olduğunu söylemek mümkün. Gerçi kadrolar değişti, ama arşivler ortada. Genel Sekreter Ban Ki Moon, konunun geçmişine baktığında, seleflerinin uğradığı hayal kırıklığını görüyor ve aynını yaşamamak için belli ki konuya ihtiyatlı yaklaşıyor. Ancak nihai kararını Yardımcısı Lynn Pascoe'nun sunacağı rapordan sonra verecek. Pascoe'yu Washington'daki görev dönemimden tanıyorum. Kendisiyle konuşurken bir BM görevlisinden çok bir ABD diplomatıyla konuştuğunuz izlenimini ediniyorsunuz. Esasen o da bu bağlantıyı inkar etmiyor ve hem bir BM görevlisi hem de "pragmatik bir Amerikalı" olarak tanımlıyor kendisini. Tavsiyelerini de aslında tam bir "Amerikan iyimserliğiyle" yapıyor ve "geleceğe bakın" diyerek Avrupa Birliği'ni işaret ediyor! Kamuoyu önünde de açıkladığı bu iyimserliğini raporuna yansıtması ve BM'nin tutumunu buna göre şekillendirmeye çalışması beklenmelidir.
Süper güç ABD'nin kendisi seçim yılına girmiş durumda. Böyle dönemlerde Rum-Yunan lobisi, Ermeni lobisinin de tam desteğiyle siyaset sahnesinde çok aktif olur. Adaylar da onlara "şirin görünmek" için çeşitli vaatlerde bulunurlar. En azından Kıbrıs konusunda "bir şeyler yapıyor görünmek" zorundalar! Bu nedenle hazırlık sürecinden sonra görüşmeleri başlatmak için bastıracakları kesin. Sonuçtan da ümitli görünüyorlar. "Mutfak çalışmalarındaki" rolü neredeyse vazgeçilmez olan İngiltere bu konuda yanlarında. Ancak Rusya Federasyonu için kanımca aynı şeyi söylemek mümkün değil. NATO'nun genişlemesi, ABD'nin ısrarla gerçekleştirmek istediği "füze kalkanı" gibi konularda Batı ile olan ilişkilerindeki gerginliği ortada olan RF, Batı İttifakı içindeki bir "sürtüşme noktasını" niye ortadan kaldırmak istesin? Kıbrıs'taki tarafların her ikisinin de başında eski Komünist liderler bulunması belki Sovyet döneminde geçerli bir neden olurdu, ama şimdi değil!
Haziran ayından itibaren AB Dönem Başkanlığını devralacak olan Fransa, aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyesi. Güney Kıbrıs'la askeri, siyasi ve ekonomik ilişkilerini geliştirmiş durumda. AB içinde Kıbrıs sorunundan kaynaklanan ciddi bir rahatsızlık var, ancak Rum Yönetimi'nin üyeliği nedeniyle fazla bir şey yapılamıyor ve aslında bu bazı ülkelerin işine de geliyor. AB konuya taraf olduğu için sorunun Rum tarafı lehine çözümlenmesini öngörür. Bu da ancak "Kıbrıs Cumhuriyeti'nin devamı ve federal bir çerçevede yeniden yapılanması" şeklinde olabilir. Esasen, gerek Hristofyas gerekse Rum Dışişleri Bakanı Kipriyanu, verdikleri beyanatlarda bundan başka bir çözüm şeklini, yani yeni bir ortaklık devletini kabul etmeyeceklerini pervasızca açıklamış durumda.
Bölgesel aktörlere gelince, Türkiye ile Yunanistan Ege'deki sorunların çözümlenmesi konusunda eskiden neredeyseydiler yine aynı noktada. Yani herhangi bir ilerleme yok! Aralarındaki atmosferin eskiye oranla daha iyi olması sorunların özünü değiştirmiyor. Aynen Kıbrıs'taki taraflar arasında olduğu gibi! Güney Kıbrıs'taki lider değişikliğinin politika değişikliği anlamına gelmediğini defalardır söylüyoruz. Hristofyas soruna kendinden önce gelen liderler gibi bir "istila ve işgal sorunu" olarak bakıyor; "yerleşikler" dediği Türkiye kökenli yurttaşlarımızın geri gönderilmesini ve tüm yer değiştirmiş Rumların "Kuzey'e geri dönüş hakkının" tanınmasını talep ediyor; garantilerin devamını kabul etmeyeceklerini tekrarlayıp duruyor. Bize uygun gördüğü statü ise, "bireysel eşitlik" çerçevesinde azınlık statüsü! Bütün bunların toplamının, Türkiye'den bizi kopararak "Rum'a yama olarak AB'ne girmemizi sağlama" olduğunu görmemek için kör olmak lazım!
Kısacası, sorunu adil ve kalıcı bir çözüme kavuşturma konusunda iç ve dış dinamiklerde herhangi ciddi bir değişiklik olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak, özellikle dıştaki çevreler ve Kıbrıs Rum liderliği, yapay bir iyimserlik havası yaratarak bunun oluşturacağı "ivmeyi" lehlerine kullanma peşinde. Bunu gerçekleştirmek için de belirli semboller seçmişler. Bunların başında meşhur Lokmacı kapısı geliyor. Ancak, kapının açıldıktan kısa bir süre sonra kapanıp tekrar açılmasıyla yaşanan olay bunun o kadar kolay olmadığını gösteriyor. Olay ayrıca Sayın Hristofyas'ın imajındaki "cilayı"da çizmiş durumda!.. Bunu örtbas etmek için de hemen suçu Türk askerine atmaya çalıştı. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Erçakıca'nın buna gösterdiği tepki kanımca yerindedir. Çünkü, görülüyor ki, kapıyı açmakta zaten isteksiz olan Rum tarafının, bu tür olayları tekrarlayıp sonuçlarını Türk askeri varlığına mal etmek istemesi olasıdır.
İşte benim görebildiğim durum bu! Şimdi ben size soruyorum: İyimser misiniz, kötümser mi? Ümitli misiniz, ümitsiz mi? Yoksa siz de yanıtı "ara bölgede" mi arayacaksınız?
|