|
İçimdeki ses "yürü git" diyordu...
Çağrıyı duymuştum...
"Gitmelisin" dedi içimdeki ses...
Sonra vazgeçtim...
***
Gri gözlü çocuk, dudaklarındaki yalancı emziği düşürmüş aranıyordu...
Ona baktım, en masum, en temiz ve en güzel insan oydu belki de şu anda seyrettiğim...
Benden yardım isteyen gözlerindeki beklentiyi kıramadım...
Ona doğru eğildim, kalkmak için hamle yaptı...
Kollarımı uzattım, birden hareketlendi...
Kalkmak, doğrulmak istiyordu...
Onun beklentisine cevap verememek, savunduklarıma ihanet gibi gelmişti bana...
***
Saatler ilerliyor, temmuz o sıcak yüzünü bir kez daha gösteriyordu...
Hiçbir Lefkoşalı temmuzu sevmez galiba...
Zaferleri saymazsak...
***
İçimdeki ses "bir an önce git" diyordu...
Ben direniyordum...
Direnişin ne olduğunu bilmeyenlere karşı, inadına direniyordum...
Aç kalmanın da çoğu zaman bir erdem olduğuna inanarak...
Ve kimsenin bu ülkede açlıktan ölmediğini bilerek...
***
Bir kez daha yokladı beni; "hadi kalk git" diyerek...
Yüzümün sağ tarafında biriken ter damlacıkları hudutsuz hoşgörümü çok iyi biliyordu...
Ve ben direniyordum...
Saatler değil, dakikalar geçmek bilmiyordu...
Sonunda pes edeceğime bile inanıyordum...
Aynı macerayı ikinci kez yaşamak, benim için biraz daha yıkım olacaktı...
***
Birden bir sessizlik hakim oldu...
Sonra telefon çaldı...
Anlamıştım...
Bu bir idam mahkumunun af beklentisine inen son darbe de olabilirdi, sonu önceden bilinen bir romanın son noktası da...
***
Temmuz, o en acımasız sıcağını o güne saklamıştı nedense...
Oysa ki zaman, ne 1967 ne de Mecidiye Sokağı'nda umutlarını körfezlerin yeşiline sığdıramayan zeytin yeşili gözlü kızın öyküsüne hazırdı...
İçimdeki sese karşı geldim ve gitmedim...
İnadım inat diyerek...
Oysa gitmem gerekiyordu...
Bu nedenle kendimi hiç affetmedim...
Önemli olan benim düşüncemdir...
|