|
Sesini kaybeden şehirde bir seyyahtım sanki...
Oysa gezdiğim her sokak tanıdıktı, yani aşina...
Sinekkaydı tıraş olup, lacivert bir kravat takmıştım...
Gecenin sessizliğinde kaldırımın yarısına park ettiğim arabam, o saatlerde bile birilerini rahatsız etmenin utancını yaşıyordu...
Beyaz, rengini griye terk etmişti...
Lobideki tanıdık yüze seslendim, "Sekizinci kat" dedi...
Asansör fobim hiç olmadı...
"Yükseğe çıkmak başka, yüksekten düşmek başka" diye düşündüm her zaman...
***
Beş-on kişi dışında pek bilinen sima yoktu oralarda...
Bense en son gitmesi gerekendim belki de...
Kendime saygıyı yitirdiğim anda, başkalarını hiç saymayacağım korkusu ağır bir yük gibi oturmuştu yüreğime...
Kavgaya daveti reddetmeyen ben sevgiye daveti kıramazdım...
Kendimi her zaman tanıdığımı zannettim...
Göğüsteki nişandan çok, yürekteki nişana takıldı aklım nedense...
Etrafıma baktım...
Yalnız değildim...
Çünkü ben bu şehrin çocuğuydum...
Onu savunmak suçsa o kadar suçluydum...
Mazinin derinliklerinden gelen gözler beni sorguluyordu...
Ben aldırmıyordum, etrafımda bir sevgi yumağı oluşmuştu...
Ve sevginin dili gözlere kayıp gitmişti...
***
Bir kişinin haricinde kimseye kızmadım da...
Kendini tanımayan insanlara üzüldüğümden olacak...
Bunu becermenin inanılmaz mutluluğu sarmaladı beni sonra...
Başı dik sır adam olmanın ve bunu her koşulda yaratmanın bir "erdem" işi olduğunu düşündüm...
***
Ve kırk sekiz yıl önce, tek bir eşya almadan zoraki göçe zorlanan ve dağılan tespih taneleri gibi umutlarını çaldıran on altı yaşındaki bir delikanlının mutsuzluğunu yaşadım yeniden...
***
Ancak, Özsoy'un şu sözlerini hep sevdim...
Beni gördüğünde hep içten söylediği sözlerdi...
Geçmişimi iyi yakaladı...
"Yıkılmadın ayaktasın"...
Benim koşullarımda yaşayarak, nice yıkılmayanlara armağan olsun diyerek...
|