|
Yirmi beş aralık...
Dehşet anları...
Saat 10.30...
Beşparmak Dağları'nı geçen üç uçak...
Saat 14.30...
Ve ateş-kes...
***
Geriye dönüp baktığımda, dört saatlik bir zaman dilimi...
Acaba rastlantı mı?...
Yoksa harabiyet olmazsa, bir kavga kazanılmaz savunmasının sonucu mu?...
Bırakalım zaman bulurlarsa, baş aktörler bizi aydınlatsın...
Ama, inanmadığı bir role sığınanlar değil...
Göçmen edebiyatı yapanların şaşıracağı olaylardır bunlar aslında...
Üstelik göçmenlik denen şeyin ne menem bir şey olduğunu bilmeyenler...
Başkalarının hesabına konuşmanın zorluğu beni en tedirgin eden olaydır, benim hakkımda kimin ne düşündüğünü de pek takmam...
Bunun nedeni ise, tüm yaşadıklarıma karşın, hâlâ affedici olmamda aranabilir...
***
25 Aralık Çarşamba...
Bir sokak çocuğu gibi ortada kaldığım tarih...
Şaşkın, suskun ve çaresiz...
Açlık denen duyguya küstüğüm zaman...
Çoğu zaman az şeyler atıştırmama şaşıranlara verilen cevap gibi; "O hamudundan yer"....
Hamudun da devede olduğunu bilenler, devenin ise sabrın ve kinin temsilcisi olduğunu da çok iyi bileceklerdir...
***
Üç kilometre uzaktan yükselen siyah dumanlar, geriye dönüşün mümkün olmayacağını kabullenmesek de ilan ediyordu...
Ne geriye dönebildik, ne de beş fiili çatışmada bilfiil yer aldığımız halde, gazilik beratı alabildik...
***
Victor Hugo'nun, Waterloo savaşını anlatırken yazdıkları ise, tarihsel gerçekliğini koruyacaktı...
Kim başlattı, kim bitirdi...
Eğer başlatan olmazsa, sen nasıl bitireceksin diye de sorguluyordu, sonunda ekliyordu, insanlık kaybetti...
Çünkü, Afrodit'in adasında binlerce yıl sonra yaşanan trajedileri Gök Tanrıları değil, yer şeytanları planlayacaktı...
***
Beş gün sonra elime tutuşturulan yağlı mavzerin, o aralık gününde beni ürperten soğukluğu, son on bir yılda ondan uzaklaşmamın da mümkün olamayacağının sinyallerini veriyordu...
Bir kahraman gibi gurur duyacaktım, üstelik sakal tıraşına başlamadan rüştünü ispat bir delikanlı havasıyla...
Kimseye muhtaç olmayacak bir milisyonerdim artık...
Üniformasız, rütbesiz, ancak silahlı...
|