|
Dün sabah 10.40'da İktisat Bankası Merkez Binası önünden hareket ediyorum.
Hava sıcak, yollar kalabalık.
Birkaç kilometrelik güzergah ile Kıbrıs Medya Grubuna ancak 45 dakikada ulaşabiliyorum.
45 dakika benim Lefkoşa Mağusa mesafem. Şehirlerarası yani.
Bir maçın, bir filmin yarısı.
45 dakika saat başı ödenen bir işçinin ücretine denk.
45 dakika önemli bir zaman dilimi.
Her milli bayram öncesi mutlaka prova yapılır.
Tanklı tüfekli, askerli resmi geçitler düzenlenir.
Ve mutlaka, günlük rutin hayat da etkilenir bundan. Sanki temel amaç, askerin kendisini hissettirmesiymiş gibi, her provada ve her gösteride yollar kesilir.
Yolların kesilmesi yetmezmiş gibi, normal trafik akışının devam etmesi için de alternatif güzergahlar yaratılmaz.
Yasak yollarda bekleyen polis, yönlendirmekten öte, sadece yolun yasak olduğunu bildirmekle görevlidir.
Oysa trafiğin akışını düzenleyen trafik polisi, geçilmez demekten öte, nasıl geçilebileceğini gösterendir.
Biz çocukken, kitaplarımızdaki trafik polisi, beyaz bir varilin içinde dururdu. Beyaz eldivenli ve güler yüzlü, dost amcaydı.
Trafiğin kapanışını değil, akışını sağlardı.
Ama ne beyaz varil vardı resimdeki gibi bizim ülkemizde, ne de beyaz varildeki trafik polisi.
Zaten o zamanlar trafik akışını sağlayacak bir yoğunluk da yoktu galiba sokaklarda.
Hatırlamıyorum.
20 Temmuz'dan sonra 30 Ağustos var. Sonra 29 Ekim, sonra 15 Kasım. Arka arkaya gelecek bu milli bayramların her provası ve her töreni, normal rutin hayatımızı etkileyecek.
Savaşlar, topraklar için yapılıyorsa, askerlerin toprak önceliği tutması anlaşılırdır. Ama insanı bunun önüne koymamak, ya da koyduramamak daha farklı yorumlanmalı.
Biz yıllardır yaşadığımız bu gibi küçük işkenceleri o kadar normalleştirmişiz ki, sıradan olmuşlar. Oysa halka saygı duyan hiçbir kurum, bu kadar göz ardı edemez yaşattığı işkenceyi.
Bu kadar yıl içinde provalar ya da törenler için trafiğin ana damaları değil de daha farklı, daha sakin yerler yaratılabilirdi. Mevcutlar değerlendirilebilirdi.
Ama nedense işkenceyle de olsa gücün kendini hissettirmesi gerekiyor.
Her yıl, defalarca, sıcağın altında hiçbir alternatif güzergah kullanamadan, hiç ilerlemeyen uzun bir kuyrukta beklemek ve bunu kabullenmek zorunda kalmak, sadece bizim gibi olağandışı koşulları olan ülkelere ait.
Bundan daha normal koşullar görmeyen kuşaklar için bunu kabullenmek zorlaşmıyor. Ama toplumu da hak ettiği değer noktasına taşımak kolaylaşmıyor.
Geçen hafta, keyifli bir deniz macerasından sonra şehir turu atıyoruz, Mağusa'da.
Derken Maraş'a kadar uzanıyoruz. Hâlâ bir tarafı yasak olan o sokak, aynı şaşkınlığı yaratıyor bende.
Hiç daha farklısını görmesem de hayatımda, şaşırıyorum koca bir şehrin, bir tarihin bu kadar sebatla hâlâ bekliyor olmasına.
Maraş'ta teller ardında babutsalar var, ya da diken, mısır veya frenk incirleri. Yapraklarının yarısı teller ardında, yarısı izinli sokakta.
Çocuklar oynarken, tellerin ardındakilere de önündekilere de ancak boylarının ulaşabildikleri kadar sahip olabiliyorlar.
Ama teller, göz hakkını yasaklayamıyor yine de.
Bir dönem, cüzi bir ücret karşılığı Maraş'ta yasak bölgede, kontrollü olarak sahili kullanması serbestken halkın, birkaç ay önce yeni bir yasak gelmiş bu uygulamaya.
Artık kontrollü de olsa, sivil halk kullanamıyor bu yasak sahili de.
Sahil girişi sadece askerler ve aileleri için serbest.
Çok normal. Çünkü normal koşullarda yaşamıyoruz ve kolay normalleştiriyoruz her şeyi.
Sadece yabancıya ait olana karşı haklaşan göz hakkı, bizde ne kendimizde, ne de yabancıda işlemiyor her zaman.
Sanırım en büyük acılarımızı, halkı hak ettiği değer noktasında göremeyen anlayışlar yüzünden çekiyoruz.
En büyük hatayı da bu kadar normalleştirmişken normal olmayan her şeyi, hak ettiğimiz değeri talep edememekle yapıyoruz.
|