|
Başbakan Ferdi Sabit Soyer, AB Koordinasyon Merkezi'nde bir basın toplantısı düzenledi ve AB uyum çalışmalarıyla ilgili bilgi verdi.
Diyor ki Başbakan, çözüme hazır olunmalı ve çözüm sonrası da eşitliğin korunması için AB uyum çalışmaları, çözüm öncesinde tamamlanmalı.
Mutlaka uyum çalışmaları, mümkün olan en erken zamanda tamamlanmalı, gerekli yasalar geçmeli ve uygulanmalı.
Ama AB çok uzun zamandır bizim gündemimizde değil.
Ne yazık ki, referandum sonrasında çözüm gerekliliği ve AB mesajları doğru verilmedi.
Kullanılan bütün mesajlarda, AB'nin sözlerini yerine getirmediği vurgulandı.
AB mekanizması doğru anlatılmadı.
Odaklanılan tüzüklerin, gerçekte hayata geçiş kapasitesi ve olabilirliği konusunda şeffaf olunmadı.
Ve günün sonunda hep AB suçlandı.
Bütün bunlar yapılırken de uyum konusunda yapılması gerekenler gündeme gelmedi. Örneğin AB'nin ruhu olan serbest piyasa ekonomisinin anayasası olarak kabul edilen rekabet yasası meclis gündemine çok uzun bir zaman sonra geldi.
Euro kapsamına geçiş konusunda çeşitli ekonomi uzmanlarının görüşü tartıştırılmadı bile. Aksine, ekonomik değil, politik temelli kaygılardan, radikal bir noktada bırakıldı.
Bunun yerine, "Rum tarafı Euro bölgesine girerse, ayrılık pekiştirilir" şeklinde, ilginç açıklamalar yapıldı, Cumhurbaşkanlığı tarafından. Hükümet ve CTP de buna karşı çıkmadı.
Oysa hükümet dönemine kadar, Euro'ya geçişin ve AB uyum yasalarının en ateşli savunucularındandı, CTP.
Maalesef referandum sonrasında verilen mesajlar, AB'yi de dost olmayan, güvenilmez ve hak yiyen bir kurum noktasına sürükledi.
Ve bu süreç içerisinde de bireysel olarak AB vatandaşlığının getirdiği sosyal ve ekonomik olanaklardan da vatandaşlar yararlandı.
Herkes artık daha ucuza seyahat edebiliyor, Avrupa'da daha kolay eğitim alabiliyordu.
Türkiye'deki ekonomik istikrar, referandum sonucunun da getirdiği inşaat sektöründeki patlama ve ekonomideki refah, mülkiyet konusunu da katmerledi.
Önceleri 74'de kazandığımız zaferin ve o güne kadar çektiğimiz acıların hakkıyla toprak helalimiz oldu, sonra da referandumda "evet" diyerek, helalleştirdik, mülkiyet konusunu.
Şimdi referandum öncesiyle kıyasladığımızda, artık kaybedecek daha fazla şeyimiz var.
Başbakan, AB'ye uyum çerçevesinde kamu yönetimi reformuna da vurgu yapıyor.
AB disiplin demek.
Şimdi bu yeni disiplini kaldırabilecek bir noktada mıyız, ya da buna hazırlandık mı sorusuna evet yanıtını vermek, her geçen gün zorlaşıyor.
Kamuda reform yapmak yerine, kamunun hantallığını bunca zaman seyredip, üzerine işlemeye devam ettikten sonra, şimdi yapılacak disipline etme çalışmaları daha fazla can yakacaktır.
Şimdi, herkesin daha fazla kaybedecek şeyi olduğundan, çözümün, ekonomik ya da sosyal olarak ortaya koyacağı cazibe, önemli ölçüde yıprandı.
Bugün havuzlu villalar ve sokaklarda fiyatı yüzbin eurolardan başlayan lüks otomobiller dönemi.
AB ise, gönüllerde yatan aslan olmaktan çıkarılıp, elini vatandaşın cebine atmak isteyen bir güvenilmez kurum.
Bir zamanlar, mavi bayraklarla kutladığımız AB günlerinden geriye bir şey kalmadı artık. Şimdi AB gününü bile hatırlamıyoruz.
Oysa, AB biraz da kurumsal yapısından kaynaklanan çok kademelilikle, sokaktaki vatandaşa ulaşmakta ciddi sıkıntılar yaşıyor.
Birçok AB üyesi ülke, kurum olarak AB'yi ve gelişmeleri bilmiyor. Şikayetleri, sadece hissedebildikleri ölçüde gelen vergiler, ya da belli alanlardaki disiplin çalışmalarıdır.
Lizbon Anlaşması İrlanda'da referanduma sunulduğunda halk "hayır" dedi.
Fransa ve Danimarka da Lizbon Antlaşması'nın atası olan AB Anayasası'nı referandumda reddetmişti.
Bugün birçok AB üyesi ülke, referandumlara bu yüzden karşı çıkıyor, parlamento seçimleri gibi halkın AB içinde etkin katılımını çağıran seçimler birçok ülkede çok düşük bir katılımla gerçekleşiyor.
Parlamento üyelerinin seçimle belirlendiği 1979'dan bu yana istikrarlı bir düşüş var, katılım oranlarında. Parlamentonun yetki alanı ise, bu süreçte yükseliş gösteriyor.
Son 2004 seçimi, bazı üye ülkelerde katılım yasal zorunluluk olmasına rağmen, Avrupa genelinde %45.5'di.
2004 Avrupa Parlamentosu seçim sürecini, İrlanda'da takip etme şansı bulduğum dönem içinde, AB'nin kurum olarak sokakta olmadığını da görme şansım oldu. Bu sadece İrlanda için değil, birçok üye ülke için geçerli, bugün maalesef.
Oysa AB, adanın kuzeyinde çok uzun bir zaman sokakta kaldı.
AB, yeni bir umut ve getirisi ile götürüsü hesaplandığında, cazip gelen bir hedefti.
Şimdi dengeler değişti.
İşte bu değişen dengeler, bugün hükümetin reform çalışmaları önünde en büyük engeldir.
Bu değişen dengeler, çözüm isteğinin gelişmesinde en önemli engeldir.
Her ne kadar yapılan anketlerde, Kıbrıslı Türklerin AB'ye olan güvenleri yaşanan son gelişmelerle yükselme gösterse de bu konuda mutlaka yapılması gerekenler vardır.
Bundan sonraki sürecin ana dinamiklerinden biri olan AB sokakta da hedef haline gelebilmelidir.
Yoksa, çözümün en önemli getirilerinden biri, sadece bireysel hak çerçevesine sıkıştığı sürece, çözümde de her halükarda yapılması gereken reformlarda da ciddi sıkıntılar yaşanacaktır.
Artık rüzgarda sürüklenmek değil, direksiyonu kavramak zamanıdır.
|