|
"Şişe alırımmm..."
"İslim ongarırım..."
"Hade galaycı geldi... Gazan, tencere, tava galaylarım..."
"Mangallar, maltızlar, maşalar... Ateş kürekleri de var... Yok mu isdeyen?..."
"Garyolacı geldi, garyola sustası da ongarırım..."
"Eskiciiii... Demir, bakır, çingo alırım...."
"Eski uruba, cizme, potin alırım..."
"Bileyci geldi... Makas bilerim, bıçak bilerim..."
***
"Sütçüüüüü.... Taze goyun sütü, keçi sütü var..."
"Yoğurtçu geldi... Yoğurdum kaymak....."
"Balıkçıııı... Şimdi çıktı denizden... Halis barbun bunlar..."
"Taze ayacık var... Hani pıratsa bişirenler?...
"Salep Hüsnüüüüü...."
"Köfteci... Kıymalı, soğanlı bulgur köftesi var..."
"Kebap yumurtaaa... Yumurtam kebap, yemesi sevap..."
"Kömürcüüüü... Yok mu kömür isteyen?..."
"Simit helvasııııı... Sıcak sıcak...."
"Lambasuyucu geldi... Lambasuyuuuu..."
***
Nerde o, bir zamanların Lefkoşa'sında mahallelerde, sokaklarda sesleri yankılanan seyyar satıcı, tamirci ve eskiciler... Nerde o, Samanbahça'nın, Yenicami'nin, Karabuba'nın, Tahtakala'nın, Ömerge'nin, Ayluga'nın müdavimleri o renkli simalar. Her biri mesleğinin erbabıydı, her birinin ayrı bir özelliği, kendine özgü kişiliği, tarzı, ses tonu vardı.
Ama tümü de temiz yürekli, iyi insanlardı. Ayağına hizmet götürdükleri insanlara sevgi ve saygıda kusur etmezler, aynı şekilde karşılık görürlerdi. Alın terlerinin karşılığını alırken içtenlikle teşekkür eder, "kesenize bereket" demeden edemezlerdi... Aynı hizmeti verenler, kendi aralarında birbirlerine karşı anlayışlı ve saygılıydılar. Rekabet nedir bilmezlerdi. Herkesin bölgesi, müşterileri ayrıydı. Kimse kimsenin bölgesini girmezdi. Örneğin yoğurtçu İsmail Efendi, Samanbahça'da satış yapıyorsa yoğurtçu Ahmet Zilci, Tahtakala'daki müşterilerinin kapısına dayanırdı. Tahtakala'nın bir de yoğurtçu Mustafa'sı vardı. Benzinci, rahmetli Fikri Macila'nın kayınpederiydi. Ama öteki mahallerde de olabileceği gibi aynı meslekten kişiler birbirlerinin müşterilerini almaya çalışmazdı. Zilci'nin müşterileri başka, Mustafa Dayı'nınkiler başkaydı.
Kimileri yaya arşınlardı sokakları... Omzunda bir torba ya da kolunda bir sepetle... Kimileriyse el arabası ya da eski bir çocuk arabası kullanırdı. Ekmeğini yük bisikleti ya da hayvanıyla kazananlar da vardı.
***
Çocuk arabası dedim de aklıma geldi..:
İngiliz malı "Silver Cross" marka çocuk arabaları çok revaçtaydı o zamanlar. Zaten başka bir marka yoktu. Kıbrıs Türk kesimi bayii, "Lokmacı"nın oralarda mağazası bulunan Şükrü Veysi'ydi.
O arabaların adaya gelen ilk modelleri, iki bebeği sığacak büyüklükteydi ve üstü güneşe ya da yağmura, soğuğa karşı kapanabilirdi.
Çok sağlamdı, evladiyelikti. Bir ailenin bütün çocukları o arabalarda büyür ve yıllarca sapasağlam kalırdı. Nedense insanlar eskiden fakirliğe karşın çok çocuk yapardı. İnanamayacaksınız ama aynı arabada 6-8 çocuğun büyütüldüğü olurdu. Ve nihayet artık evde gereksiz olduğuna karar verildiğinde seyyar satıcılara satılırdı az bir parayla... Bir o kadar yıl da yeni sahibi kullanırdı "Silver Cross"ları. Hem de ne ağır yüklerle. Reklam oldu ama gerçekten taş gibi arabalardı.
***
Yazımın girişinde nasıl çığırtkanlık yaptıklarını anlatmaya çalıştığım seyyar satıcılar, eskiciler verdiğim örneklerle ve sadece bizim insanlarımızla sınırlı değildi tabii. Kıbrıslı Türklerin yanında çok sayıda Ermeni ve Rum da ekmek parasını aynı şekilde kazanırdı. Örneğin simit helvası, börek, şamişi, lokma, lahmacun gibi Türk mutfağına özgü tatlılar da satarlardı sokaklarda....
Bir Rum helvacının , "Simisdaleno halvaaaa" (simit helvası) diye çığırtkanlığı hâlâ kulaklarımda. Çok lezzetliydi helvası. Camlı bir kapağı bulunan el arabasıyla karış karış dolaşırdı şeheri. Hiç unutmam; helvanın sıcağından arabasının camları buğulanırdı. Küçük bir teraziyle tartarak satardı helvasını. Bir kevgirle dilim halinde keser, o yıllarda bakkal çakkal herkesin kullandığı ince, beyazımsı, yağlı gibi kağıda koyar, üzerine de haşlanmış birkaç badem içi atarak tutturuverirdi elinize.
Öteki Rum ve Ermeni satıcılar, eskiciler de bir alemdi.
Sesleri hâlâ kulaklarımda...
"Avga oftaaaa" (kebap yumurta)...
Bir sepetin içinde fırında kebap edilmiş yumurta satan Rum, yumurtaları ya kendisi hazırlar ya da bizim Kıbrıslı Türk yumurtacıdan alırdı.
Kış akşamları, toprak mangal üzerinde kızartılmış ekmek, zeytin ve soğanla iyi giderdi o mis gibi kokan teze kebap edilmiş yumurtalar. Çok da ucuzdu... Tam olarak anımsamıyorum ama, herkes aldığına göre, fiyatı üç beş kuruşu geçmezdi herhalde.
Kıbrıslı Türk seyyar satıcı ya da eskicilerin müşterileri arasında Kıbrıslı Rumlar olduğu gibi Kıbrıslı Rumlar da Kıbrıslı Türk müşteriler edinmişti. Ve Türk mahallelerinde Türkçe çığırtkanlık yapmaya çalışırlardı.
"Bakir alirim, demir alirim, yun alirim... Aleminyo tencere da alirim..."
"Tavam var, zevde (cezve) var, kevgir, sac var..."
"Garyola susdasi da onaririm..."
***
Ya el arabalarıyla Lefkoşa'nın belirli yerlerinde durup müdavimi müşterilerini bekleyen satıcılara ne demeli...
Sarayönü'nün Osman Gezer'leri... Çörekçi Mehmet Dayı'ları, Savva'ları....
Osman Gezer'i anlatmıştım size... Her birinin kitaplara konu olabilecek öyküleri var.
Anımsayacaksınız; bir yazımda Samanbahça'nın yoğurtçusu İsmail Efendi'den kısaca söz etmiştim size...
Polisin, ahırlarının da bulunduğu sokakta dükkanı vardı. O nefis yoğurtlarını orada hazırlar, orada satardı. Ama akşam saatlerinde mutlaka ama mutlaka el arabasıyla satışa da çıkardı.
Ya yoğurdu, verdiğiniz tabağa, darasını alarak (ağırlığını hesaplayarak) tartıyla koyardı ya da değişik okka ölçülerindeki kaselerde satardı.
Hiç unutmam.
Babam bir akşam üzeri kaseyle yoğurt almıştı ve İsmail Efendi'ye yirmi para (bir kuruşun yarısı) borçlu kalmıştı.
İsmail Efendi ertesi gün akşam üzeri bizim kapının önünde durduğunda babama şöyle seslenmişti:
"O yoğurt kasesini hem da o yirmiliciği beyimmm"
Düzeltmen arkadaşlarımızdan sevgili dostum Soner Bey anlattı...
Tahtakala'da da yoğurtcu Zilci bir gün Asiyaba'ya kasede yoğurt satmış ama parasını alamamış...
Birkaç gün sonra Asiyaba'nın kapısı önünde durduğunda şu söz dizileri dökülmüş ağzından:
"Asiyanımcığım...
Yoğurdu yedin...
Paramı da yedin...
Kaseyi da mı yeycennnnn?....
***
Zaman ne kadar değişti değil mi?
Günümüzde, evde bozulan bir eşyamızı tamir ettirebilmemiz için akla karayı seçeriz.
Nerden almışsak bizi satmayı çok iyi becerenler, bir arıza ortaya çıkmamış olsun, tamire yanaşmazlar.
Bırakın eve gelip yerinde arızaya bakmalarını, ayaklarına götürseniz de naz ederler. Ve sizi, öyle olmadığı halde arızadan sorumlu tutabilirler de...
Tabii istisnalar müstesna... Dürüst, gerektiği gibi hizmet sunan müesseselerimiz yok değil.
Ne ki, fakirlikten, yokluklardan da mı neydi eski satıcılar, tamirciler bir başkaydı.
Hizmeti ayağına götürdüğü müşterilerini el üstünde tutarlardı. Ceplerine giren üç kuruşa tam anlamıyla hak kazanmayı, parayı helal etmenizi isterlerdi. Borç kalan yirmi parayı vermezlik etseniz de, ertesi gün ayağınız hizmet götürmekte hiç tereddüt etmezlerdi.
O zamanlar, istenmesi halinde yorgancılar bile, dükkanlarının önüne "biraz sonra dükkanda olacağım"anlamına gelen bir iskemle devirip evlere gelir, gözünüzün önünde pamuğu atar; şilte, yorgan ve yastıklarınızın yüzünü yenilerdi.
Nerde o eski günler, nerde o güzel insanlar.
Haftaya bir başka nostaljik yolculukta yeniden birlikte olmak dileğiyle esen kalın.
|