Kıbrıs Türk Hava Yolları’nın son zamanlarda yaptığı güzel işlerden biri de haftada iki kez düzenlenen direkt Trabzon seferleri.
Uçağımız Karadeniz turlarına katılan Kıbrıslı yolcularla doluydu.
Kıbrıs’ın çöl sıcaklarından bezmiştik... Herkes serini özlemişti... Karadeniz bu amaç için biçilmiş kaftandı...
Bir buçuk saat süren rahat bir yolculuk sonrası, denize iner gibi indik Trabzon hava limanına... Manzara müthişti...
Ben de iki haftalık tatilim için ideal yer olarak düşünmüştüm, yirmiş beş yıl önce gittiğim Trabzon’u, Akdeniz’in sıcağından kaçan birisi olarak...
İyi ki de düşünmüşüm...
Akçaabat... Beşikdüzü... Zigana... Mala (Cevizlik)...
Oralarda yaşamak bence Allah’ın kullarına bir lütfu...
Trabzon’da dostlarla Ayasofya’daki kahvaltıda kuymak, kaygana...
Atatürk’ün evini ziyarete giderken, Ata Koleji civarındaki yol üstündeki asırlık ağaçlardan koparıp yediğim kara yemişlerin tadı damağımda kaldı...
Bir de başka yüzü var Trabzon’un. Tabii ki çarşıları... Çarşılarıyla pek ilgilenmedim ama, “Avrasya Pazarı” diye bilinen Rus Pazarı ilgimi çekmedi değil doğrusu... Oradaki yarı değerli ve değerli taşlara hayran kaldım. Satıcıların çoğu Rusya’dan gelip o pazarda ekmek parası kazanan yabancılar...
Beşikdüzü fındık cenneti... Ellerimle fındık toplamak kadar zevkli birşey olabilir mi?
Dostların ikram yarışı öylesine etkiledi ki beni... Türk insanının misafirperlerliği baki...
Mısır ununa bulanarak kızartılan patlıcan dilimleri hamsi kadar lezzetli...
Ya pazılı kaygana... Kara lahana dolması...
Sevgili Meral, kızları Gamze, Esma ve arkadaşları Kamile ile gittiğimiz Zigana’yı anlatacak daha bir kelime bulamıyorum... Yeşilin binbir tonu, havanın en temizi... Ne egzoz gazı, ne fabrika bacasından çıkan duman, ne de Dikmen çöplüğünden Lefkoşama buram buram yayılan çöp kokusu da yok!..
Sonra Akçaabat ve yirmibeş yıllık aile dostlarımız, 1990 Temmuzunda sele karışıp giden değerli insan Ragıb Ağa’nın dost çocukları Nusret Hacısalihoğlu, fedakar, hanımefendi, zarif eşi Nadide, dünya tatlısı oğulları Alper, Fatih, Adnan. Küçük oğulları Yaman’la görüşemedik, askerde imiş. Gelinleri, torunları ve Ragıb Hacısalihoğlu’nun hanımağa kızı Pervin’le Karadeniz sahilindeki evlerinin balkonunda, dalga sesleri arasında bazan heyecanla, bazan hüzünle anılan kayıp sevdiklerimizle yaşadıklarımızı konu alan buruk sohbetler...
Gecelere sığdıramadığımız yirmibeş yıllık anılarımız...
Ve sonra Mala (Cevizlik)...
Bizde olduğu gibi orada da Kurtuluş Savaşı sonrası bazı köylerin isimleri türkçeleştirilmiş; ama, Mala daha çok eski adıyla bilinmekte...
Ragıb Ağa’nın Mala’daki dağ evinin kapısında hala Ragıb Hacısalihoğlu yazılı... O hiç gitmemiş gibi. Bir de üç yıl önce hakkın rahmetine kavuşan eşinin odası gelin Nadide tarafından geri dönecek gibi aynen muhafaza edilmekte... Ne büyük bir saygı, ne yüce bir asalet, nasıl bir vefadır bu?..
Karadeniz müthiş bir hazine barındırıyor sinesinde...
Ormanıyla, insanıyla, havasıyla...
Bir de sis indi mi dağlara, göz gözü görmez olur ya;
Kurtuluş Savaşı’nda Mala ormanlarında, canını dişine takarak savaşan, düşmana göz açtırmayan Haragalı Mustafa Ağa’nın atının nal sesleriyle, mavzer sesleri yankılanır uzaklarda...
İşte oralar erişilmezdir... O dağların doruklarında yaşananları ancak, ogünleri yaşayanlar bilir...
|