|
KKTC’de etkin bir kamu yönetimi, güçlü fiziksel ve kurumsal altyapı, gelişmiş ve dünya ile rekabet edebilen bir özel sektör ve nihayetinde geliri en az ortalama bir Avrupa Birliği üye ülkesi; Slovenya veya Malta seviyesinde olsaydı, acaba Kıbrıs’ta çözüm daha kolay olur muydu?
Bu sorunun cevabı siyasi görüş ve duruşlara göre farklılaşabileceği gibi, bireylerin bulunduğu konjonktüre göre de değişebilecektir diye düşünüyorum.
Fakat emin olduğum ve çok iyi gözlemlediğim bir gerçek vardır ki, o da, Annan Planı görüşmeleri döneminde, Kuzey Kıbrıs’ın ekonomik durumu çözüme kesinlikle katkı koymamıştır. Aksine, köstek olmuştur.
Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulmak için ortaya konulan Birleşmiş Milletler planının ekonomik konuları, zamanın kısıtlı olması nedeni ile derinlemesine analiz edilememiştir. Zaten yıllardan beridir siyasi sorunlarla boğuşan iki taraf, sosyal, kültürel ve diğer tüm konularda olduğu gibi, ekonomik konularda da ortak çalışmalar gerçekleştirememişlerdir. Olası bir çözüm durumunda karşılaşılabilecek ekonomik olgular hiç hesap edilmemiştir. Kısacası ileride federal bir çatı altında, yan yana yaşanılacağı düşünülmemiştir.
Ekonomi ile ilgili bu belirsizlikler, Annan Planı müzakere döneminde, belli konularda politik kararlar vermeyi de zorlaştırmıştır. Bunlar arasında:
1. Kuzey ve Güney arasındaki gelir farkıdır. Bu konuda, resmi yayınlar olmasına rağmen, müzakereler boyunca pek iyimser davranılamamıştır ve gelir farklılığının çok uzun zamanda giderilebileceği öngörülmüştür. Bu da özellikle Rum tarafının gelir farklılıklarının giderilmesi için bir bedel ödemesi gerekeceği yönünde idi.
2. İkinci mesele, çözümün, bir maliyeti olacaktı ve bu maliyeti kimin ödeyeceği ile ilgiliydi. Oluşturulması gereken kurumların, sınır düzenlemelerinin ve bunlar gibi yapılanmaların bedelinin ne olacağı görüşmelerin sonuna doğru bile belirlenememişti. Bu belirsizlikler iki tarafın anlaşmada başarısız olma riskini artırma yönünde idi.
3. Özel sektördeki işletmelerin çözüm sonrasında nasıl etkileneceği tam olarak kestirilemiyordu. Başta turizm ve diğer sahalarda üstünlük kimde idi?
Bu gibi önemli sorulara özellikle Rum kesiminin tatmin edici cevaplar aldığı söylenemez. Zaten gönülsüz yaklaşan Rum tarafı, ekonomideki bu belirsizliklerle daha da kötümser düşünmeyi tercih etmiştir.
Bir tarafta tanınmışlığın avantajını iyi kullanmış, AB ile müzakere sürecini tamamlamış, bütün siyasi ve ekonomik kriterleri yerine getirmiş, kişi başına geliri 20 bin dolara sahip, AB’ne üye olmaya hak kazanmış bir taraf; diğer tarafta ise gerek dış siyasette istediğini elde edememiş, her alanda dünyadan izole edilmiş, önemli uluslararası kuruluşlarla irtibatı olmayan, piyasa erişim zorluğu çeken ve bunun yanında kendi içindeki yapısal sorunlarla boğuşan, kişi başına geliri 5-6 bin dolar olan bir taraf.
Sonuçta, Annan Planındaki siyasi ve diğer konular bir tarafa, ekonomi ile ilgili endişeler adada kapsamlı bir çözüme katkı koyamamış aksine, tabiri caiz ise yaraya tuz basmıştır.
Gönülsüz Rum tarafı, müzakere döneminde adada sağlanacak bir anlaşmanın sadece maliyetleri ve riskleri üzerinde durmuştur. Oysa, bana göre, riskler ve maliyetlerden, daha fazla, birleşmenin gerek Kıbrıslı Rumlara gerekse Kıbrıslı Türklere sağlayacağı yeni fırsatlar üzerinde durulması gerekirdi. Yani bir anlaşma sonrasında iki ekonomideki dinamikler nasıl gelişecekti? Bu tür ileriye dönük sorgulamalar pek yapılmadı.
Peki, bugün itibariyle ne durumdayız? Ekonominin durumu çözüme katkı koyacak durumda mıdır? Bana göre, ekonominin çözüme katkı koyabilmesi, Kuzey ekonomisinin, Güneye ve AB’ye doğru gelir, piyasa ve kurumsal uyumlaştırma sürecindeki başarısına bağlıdır.
Sırf gelir açısından baktığımızda, 2002 yılında Kıbrıslı Türklerin kişi başına geliri Kıbrıslı Rumların % 30’u kadar iken bu oran 2006 yılı itibarı ile %55 civarına gelmiş ve aradaki gelir farkı çok kısa zamanda büyük oranda daralmıştır. Hatta Dünya Bankasının satın alma paritesine göre yapmış olduğu hesaplamalara göre bu oranın %60’ın üzerinde olduğu tespit edilmiştir. Kuzey Kıbrıs ekonomisinde son yıllarda yaşanan yüksek oranlı büyüme, Annan Planı döneminde ortaya konulan karamsar görüşleri ortadan kaldırmıştır ki bazılarının 2020 yılında bile Kıbrıslı Türklerin kişi başına geliri Kıbrıslı Rumların ancak %62 si kadar olabilecektir varsayımı da çürümüştür.
İş, sırf iki kesimin gelirlerinin yakınsamasıyla bitmez. Bunun yanında Kuzey Kıbrıs mal ve hizmet piyasalarının daha süratli bir şekilde gerek Güney piyasalarına, gerekse AB piyasalarına entegre olması gerekmektedir. Bu bağlamda Yeşil Hat ve Direk Ticaret tüzükleri çok önemlidir. Yeşil hat tüzüğündeki çarpık yapı Kuzeyde üretilen malların tam olarak Güney piyasalarına akmasına izin vermemektedir. Özellikle AB’nin bunu iyi gözlemlemesi gerekmektedir. Burada aslında siyasilerin her platformda ada içerisindeki mal ve hizmet entegrasyonunun çözüme katkı sağlayabileceğini dile getirmeleri ve kendilerine düşen ev ödevlerini yapmaları gerekmektedir.
Diğer taraftan doğrudan ticaret, Kuzey Kıbrıs ekonomisinin AB ekonomileriyle entegre olma sürecine kısmı de olsa yardımcı olabilecektir. Bunu tek başına AB ülkelerine daha fazla mal ihraç edebilme anlamında değerlendirmemek lazımdır. Bu süreç kendi ekonomimiz içerisinde belli dinamikler yaratarak, AB mevzuatını uyumlaştırma sürecini tetikleyecektir. Kamu, sunduğu hizmetlerde standartları artırması ve daha etkin çalışması gerekecektir.
Aynı zamanda özel sektörün bu piyasalara erişimini sağlamak için kendini yenilemesi ve daha rekabetçi olması gerekecektir. Burada nihai hedef “serbest ticaret” olmalıdır. Fakat bu aşamada bunun siyasi olarak pek de mümkün olmadığı ortadadır. Piyasaların ideal bir şekilde entegre olabilmesi ve çözüme katkı koyabilmesi, Kıbrıs Türk tarafının her platformda, argümanlarını serbest ticaret üzerine kurmalarına bağlıdır.
Ekonominin çözüme katkı koyabilmesi için üzerinde durulması gereken üçüncü önemli konu, kurumların mevzuat bakımından AB mevzuatına uyumlaştırılmasıdır. Tabi ki bu resmi müzakere sürecine giremeyen bir taraf için zordur. İşte bu bağlamda AB’nin sağladığı mali desteğin önemli bir kısmının bu amaçla kullanılması yerinde olacaktır.
Sonuç olarak, iki ekonominin yalnızca gelirlerinin yakınsaması tek başına çözüme katkı koyamaz. Ekonominin çözüme katkı koyabilmesi için piyasa entegrasyonu ve kurumlar mevzuatlarının uyumlaştırılması da gerekmektedir. Aksine, eğer mevcut durum devam eder ve Kuzey Kıbrıs ekonomisi daha fazla Türkiye ve AB ülkeleriyle ilişkilerini geliştirse, biri birinden ayrılan, farklı iki ekonomik yapı ortaya çıkar. Bu da doğal olarak, eğer çözüm birleşmek ise, bu sürece katkı koymaz.
|