|
Eğer bir politikacı, diplomat, akademisyen veya "sıkılmaktan hoşlanan" biri değilseniz bu yazıyı okumayın! Ben yazarken sıkıldığım kadar siz de okurken sıkılabilirsiniz. Yorumlarımla renklendirmeye çalışacağım, ama uyarmadı demeyin!
Bugün yapılacak Talat-Hristofyas görüşmesi öncesinde, ortalık rapordan, belgeden geçilmiyor!.. Önce Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin BM Barış Gücü'nün 6 aylık faaliyetleri ve "iyi niyet görevi"yle ilgili raporu geldi. Arkasından İngiltere ile Kıbrıs Rum Yönetimi arasında imzalanan meşhur "Memorandum". (Ben ona "Grekorandum" diyorum!) Bunu BM Güvenlik Konseyi'nin 1818 (2008) sayılı, "bol 8'li", kararı izledi... Hakkında iki değerlendirme yazdığım Uluslararası Kriz Grubu'nun raporu son zamanların en kapsamlısı idi. Şimdi ise önümüzde nispeten kısa olan Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi (AKPA), Siyasi İşler Komitesi'nin "Kıbrıs'ta Durum" başlıklı taslak raporu var... Acaba taraflara bir şeyler mi söylenmeye çalışılıyor? Hani, "anlaşmazsanız sizi rapora, belgeye boğarız" gibi?
Taslak raporun içeriğine şöyle bir baktım. Dengeli olma veya görünme çabası var; ama bu raporun gerçekten dengeli olduğu anlamına gelmiyor. Bu nedenle "Kıbrıs Türk Delegasyonu" Başkanı Milletvekilimizin "rapor dengelidir" şeklinde basına yansıyan açıklamasını hayretle karşıladım. Rapor ya doğru okunmuyor, ya da bizim "denge" terazimizde ciddi bir bozukluk var!
Şu "denge"ye bir göz atalım: Bir yanda "Kıbrıs Delegasyonu", diğer yanda "Kıbrıs Türk toplumu temsilcileri"... Bir yanda "Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yeni Cumhurbaşkanı Sayın Hristofyas", diğer yanda "Kıbrıslı Türk lider Sayın Talat"... Yani, bir tarafta "Kıbrıs Cumhuriyeti" ve Kıbrıs'ın tümünü temsil ettiği iddia edilen Rum yetkililer, diğer tarafta bu "şemsiyenin" altında yer alan ve statüsü Ada'daki Maronit, Ermeni ve Latin azınlıklardan farklı olmayan bir Kıbrıs Türk toplumuyla, "Kıbrıslı Türk siyasi güçler" adı altında onun temsilcileri... İşte size kendisini demokrasi ve insan haklarının kalesi sayan Avrupa'nın Kıbrıs'taki "dengesi"!.. İşte size "siyasi eşitlik" prensibine saygı!
Ama esef etmeyin! Rapora göre, nasıl olsa hepimiz "Kıbrıslı"!
"Şu 'Kıbrıslılık' konusunda acaba ben mi yanlış düşünüyorum?" diye zaman zaman kendime sorarım. Ama geçen akşam bu konuda ilginç bir açıklamayı Sayın Başbakan'ın bizzat kendisinden dinledim. Konuşma, diğer misafirler yanında bir basın mensubu arkadaşımızın da önünde geçtiği için sizlerle paylaşmakta sakınca görmüyorum.
Geçtiğimiz hafta içinde KKTC'ni ziyaret eden, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM)'ın organizatörlüğünde, bir grup emekli Büyükelçi, basın mensubu ve akademisyen'den oluşan heyetle geçen akşam yemekteydik. Konuşma esnasında konu bir ara "Kıbrıslılık" kavramına geldi. Kendisiyle aynı masada oturduğumuz Başbakan Soyer, Avrupalı muhataplarıyla yaptığı bir tartışmada, Ada'da "Kıbrıslı" diye bir ulusun bulunmadığını, bizim Kıbrıslı Türk, diğer tarafın da Kıbrıslı Rum olduğunu hatırlattığına dair sözler söyledi. Kelime kelime aktaramasam bile, Kıbrıs sorununun kimlik boyutunu ortaya koyan bu açıklamayı gerçekçi bulduklarını masada oturan diğer konuklardan bazıları bana söylediler. Demek ki, var olmayan veya sadece coğrafi bir tanımlama olan "Kıbrıslılık" potası içinde Kıbrıs Türk kimliğini eritmeye yönelik tanımlamaların asimilasyon veya, Papadopulos'un deyimiyle, "osmosis" anlamına geldiğini Avrupalı dostlarımıza daha iyi anlatmamız gerekiyor.
Raporun "son gelişmeler ve geleceğe yönelik çözüm ümitleri üzerinde yoğunlaşmak" adına konunun tarihçesini "teğet geçmesi" bana göre bir eksikliktir!.. Niye, çünkü kökleri geçmişte yatan bir soruna "teşhis koymayı" reddeden bu yaklaşım, bugüne kadar bir çözüm üretmeyi başaramadı. Bundan sonra başarabileceği de kuşkuludur. Bir hastalığın sadece semptomlarını (belirtilerini) tedavi etmeye çalışmak hastayı bir süre rahatlatabilir, ama hastalığı tedavi etmez. Bunun için teşhis koymak, yani meselenin köküne inmek gerekir. Kıbrıs sorunu bağlamında bu, Kıbrıslı Rumların, değişik sloganlar altında, eskiden beri sürdürdükleri tüm Kıbrıs'a sahip olma, hükmetme, yani egemen olma tutkusudur!.. Kıbrıs Türk halkı olarak bizim buna direnmemiz ve "eşit ortaklık" haklarımızı koruma kararlılığımız ise madalyonun öbür yüzü! Taslak rapor, başka uluslararası örgütler tarafından hazırlanan diğerleri gibi, Kıbrıs'taki tarihi gerçeklerle yüzleşmekten adeta kaçınıyor!
Raporun, görüşme süreci, kayıp şahıslar, Kıbrıs Türk Üniversitelerinin Bolonya sürecine katılmaları, izolasyon ve tarih kitapları gibi konularda da hata ve eksiklikleri var. Bunların tümünü burada irdelemek mümkün değil. Ancak KKTC Delegasyonu Başkanı Sayın Çağlar, taslak raporun metninin hala değişebileceğini söylüyor. Tabii "Kıbrıs Delegasyonu", "Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Hristofyas" gibi temel konularda değil herhalde! Ayrıca, olası değişiklikler aleyhimize de olabilir; bu bakımdan çok dikkatli olmak ve çok çalışmak zorundayız. Örneğin, "Avrupa Kıbrıs Forumu" adı altında başlatılması öngörülen projenin "pan-Kıbrıslılık buluncunu güçlendirme" girişimi, "Kıbrıslı Türk" kimliğimizi "törpülemeye" yönelik bir çabaya dönüşebilir. Buna izin vermemeliyiz.
Raporun hiç mi olumlu, dengeli tarafları yok? Tabii ki var... "Çözümü kolaylaştırmakta esas çerçevenin Birleşmiş Milletler olduğu" ve AKPM'nin "diğer uluslararası aktörlerle birlikte (örneğin Avrupa Birliği) katkıda bulunması ve desteklemesi, ancak (BM'nin) yerine geçmeye çalışmaması gerektiği" şeklindeki ibareler bunlardan bazıları. Ama, dikkat ederseniz, burada bile atıf spesifik olarak "Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin iyi niyet misyonu"na değil, genel olarak "Birleşmiş Milletler çerçevesi"nedir. "Fark ne?" derseniz, ikincisine hiç de hoşumuza gitmeyen "Birleşmiş Milletler kararları" da giriyor!
"23 Mayıs ortak açıklaması" ve bu çerçevede "eşit statüye sahip Kıbrıs Türk Oluşturucu Devleti ve Kıbrıs Rum Oluşturucu Devleti"ne yapılan atıfların, hepimizi olmasa bile, Sayın Cumhurbaşkanımız ve Hükümetimizi memnun etmiş olması gerekir. Raporun "dengeli" bulunmasının nedenlerinden biri de herhalde budur. Hatırlanacağı üzere, bunlar önceden üzerinde mutabık kalınmış, ama daha sonra "Memorandum" ve Güvenlik Konseyi'nin 1818(2008) sayılı kararında doğrudan atıfta bulunulmaması nedeniyle haklarında kuşku doğmuş hususlardı. Mevcut raporun taslağına girmiş olmaları ise, bir anlamda insana "eşeğini kaybettirip sonra buldurmaya" benziyor!
Rapordaki "Asamble (AKPA) eşit mesafede kalıp tarafları birbirine yakınlaştırmakta pozitif bir rol oynamalıdır" şeklindeki ibare kulağa hoş gelse bile, taraflardan birine "hükümet", diğerine ise "toplum" muamelesi yapmaya yönelik bir yaklaşımın "eşit mesafeyle" bağdaşmadığı ortadadır. İki tarafı yakınlaştırmakta pozitif rol oynamak isteyenlerden, öncelikle halkımıza karşı onyıllardır sürdürülen eşitsizlik ve haksızlıklardan vazgeçmelerini beklemek hakkımızdır.
Yeni bir raporda buluşmak ümidiyle şimdilik hoşça kalın!
|