|
Yağmurla yatmalısın sen. Kalkman yağmurla olmalı, şiir desenli yağmurdan bir yorganla, örtülü uykularından, yağmur taşıyan kanatlarında kuşların öpücükleriyle uyanmalısın.
Herbir ötüşü kuşların öpücüğe dönmeli ve yakmalı aşkın küllerini yeniden yangına çevirmeli, sabahın yağmur tadında rüzgarları vururken sesine.
Sesidir belki de insanın da kendisi, belki de pişmanlıkları ya da öfkesi,
baldan tatlı ki ; hançeriyle cebinde gezmeli kıracı da insan ormanı da, vakit erişip te çaldığında çanları o asude bahçenin, hançer ki sapı gül dalı demiri kanlı sevdalı girmeli iki küreğin arasından ve kalmalı.
Sonrası sabah. daha kâmil olarak yeniden doğmalı yağmurla.
Ayna Kırılması
3 kapılı bir dolabı vardı annemin. İki kanadı raflı çarşaflar, çamaşırlar için ve orta kapısı aynalı, yabanlıkları giyip kuşanıp tarandıktan sonra endamın seyri için aynalı. Endam aynasıydı boy aynasının daha eski adı şimdilerde ne deniyor bilmiyorum.
Küçük Medrese’de yaşıyorduk.
Ben üç yaşına varmadan daha ölmüştü babam.
Sucu Mehmet. Yenile öğrendim ki ‘Hami’ diye de çağrılıyormuş babam özellikle rumlar ‘Hami’ diye seslemeyi tercih ediyormuş babamı, neden acaba. İyliksever biri olduğundan mı acaba.
Yıllarca at arabası ile su taşıdığı için susuz sokaklarına çeşmesiz evlerine Lefkoşanın ‘Sucu’. Şimdiki çocuklar sıcak sulu hidroforlu havuzlu evlere doğuyorlar ya, nereden bilsinler susuz sokakları çeşmesiz evleri ve komşuya koku payı gönderilmeden oturulmayan sofraları hatta komşunun ne olduğu da unutuldu gibi birşey.
Annelerindi eskiden evler, hayır tapuları değil kendileri. Tapular kocaların babaların üstüne olsa da annelerindi evler ve anlamakta zorlanacaksınız biliyorum da erkek egemen iktidara karşı bir tavırdı bu sessiz ve kendiliğinden. Keşke şimdi de öyle olsa ama ne gezer, artık herhangi dört ana duvarın çerçevelediği odalar topluluğunda ‘ev’ sıcaklığı rahatlığı cüretkarlığı pervasızlığı ne yazık ki yok ve yeni evlerin koçanları ‘karıların’ üstüne de yapılsa koyverin kuyruğunu gitsin, eskiden bu kadar erkek egemen değildi hayat ve iktidar. Doğallığıdır annelik kadının ve homoekonomikus yaşama biçemi kiralık anneliği icat etmiştir annelerin doğallığını en ucuz işgücüne dönüştümek için. Annem de dolabını bütün anneler gibi verev yerleştirmişti yatak odası olsa da gerektiğinde misafir odası olarak kullandığı odaya. Bir kenarından uzun duvara diğer kenarından da kısa duvara dayamaktır verev yerleştirmek. Böylece dolabın arkasında üçgen bir boşluk oluşur tıpkı duvara monte ya da plazma televizyonların çıkmasından önce televizyonların yerleştirildiği gibi.. Üç kapılı dolaptan başka bir camlı dolap dört koltuk bir de orta masası vardı ayni odada direkleri topuzlu namsiyeli çift kişilik yatağa ek olarak. Çocukluğumuzun en popüler oyunları erkekler için top kızlar için de ip atlamaydı, birayak oyununu karma olarak oynadığımız da olurdu. Hava yağmurlu değilse Yenicami’de (Atatürk ilkokulu avlusunda) saatler süren maçlar yapardık ve topun plastik, lastik, içli dışlı olmazı keyfimizi bozamazdı. İçimizden top oynamak geçer de hava fena halde yağmurlu ise evlerimizin içinde odalarda ‘gol atan kaleci’ oynardık.
Nedir gol atan kaleci derseniz. Genellikle ‘fanella’ (sonraları tenis topu) topla oynadığımız bir oyundu. 3 kapılı dolap kale olurdu, kaleci topu kafa vuracak şekilde sırayla atar ve biz de kafayı çakardık, çakardık ki Fevzi Baba, Arap Erdoğan misali. Golü atan kaleye geçer ve oyun annemiz gelinceye kadar sürerdi. Dolap verev konur da arkasında üçgen bir boşluk olurdu arada bir topu-muzu dolabın arkasına kaçırırdık. Kardeşler dolabın bir kenarına asılır dolabı geçebileceğimiz kadar çekip topumuzu alırdık. Bir seferinde dolabı çektik, arkada şeker – un torbası beyazlığında ağzı büzgülü ve bağlı bir torba gördük. Nedir bu acaba açsak annemiz ne der, kızar mı diye düşünürken torbayı açmış bulunduk. O da ne, bir de ne görelim. Torbanın içinde bir adet piyade tüfeği ( ki sonradan mücahit olunca biz adı baba piyade olmuştu ve üniversite yıllarımızda da Ahmet Arif etkisi ile flinta) ve az sayıda ( o gün çok sanmıştık) mermi. Demek ki 60 lı yılları bulmuştuk ya da eli kulağındaydı Cumhuriyetin. Demek ki savaş yakındı, hava dönmüş kinden kandan esiyordu yel. Annemin dolabı bir gün 74 yılından sonra taşınınca biz Küçük Medrese’den kırılıp yolup gitti.
Çocukluğumuza bakamıyoruz artık. Masum değiliz.
Sanatın Dili
İngiliz edebiyatı olmaz diyorum ben. Fransız, rus edebiyatı da olmaz. Türk filmi olur mu; olmaz. İtalyan filmi de olmaz.
Fin heykeli, arnavut seramiği, belçika resmi denir mi.
Diyen der de dememek gerekir.
İngiliz romanı, fransız şiiri olmaz. İngilizce roman, fransızca şiir olur ki Aragon ile Eluard fransızca şiirin doruklarında gezinen iki şairdir ve Şekspir de ingilizcenin neredeyse çağdaş ingilizlerin algılayaıcağı kadar büyük ustası.
Yunus’u, Şekspir’i, Aragon’u, Lorca’yı Nazım’ı, Neruda’yı büyük ve zamanlar ötesi önemli kılan şey milliyetleri ve milletlerinin mensuplarının dertlerine sorunlarına bakış açıları değil ve fakat insanlığın evrensel ve kadim sorunlarına el atarak dillendirdikleri herşeyi seslendirirken lisanlarını kullanmakta gösterdikleri büyük ustalıklarıydı.
Seni seviyorum diyebilir herbir türk ve fakat ‘ben sana mecburum’ diyebilmek ancak ve yalnız Atilla İlhan’ın dilbazlığı şiirbazlığı ile mümkündü.
İnce Memed’i ingilizceye tercüme ederken ‘My Hawk Memed’ koydular adını.
İyi güzel de nerde Yılmaz Güney’in ince uzun Adanalılığı nerde alıcı kuş tavırlı Polat Alemdar’ın serçe avcılığı.
Atmacam Memed ( My Hawk Memed) değil ki İnce Memed, asla ve katiyen can alıcı vahşeti yoktur olmamıştır hatta öldürmek ile öldürülmek ikilemiyle karşı karşıya kalırsa eğer öldürülmeyi tercih edecektir için için
(Cemal Süreya’nın düello şiirini bulup okuyunuz)
İnce Memed ve Yılmaz Güney hem de Deniz kilolarından dolayı değil ve fakat doğal ze-rafetlerinden dolayı incedirler ve Türkcenin inceliği de işte burdadır.
İncedir dalları gülün nar çiçeğinin de ne zenginlikler taşırlar içlerinde.
Köylü Allahın köylüsünde zerafet ne arar demeye perende alıyorsanız hiç denemeyin, buğdayın başak taşımasındaki inceliğe bakın bir bir de mağradan ağaç kovuğundan evden sonra gelen ilk yerleşim biriminin köy olduğunu hatırlayın ve artık anlamaya çalışın aristokrasi de var olan şeyin köylülük te var olan doğal zerafetin abartılı ve gülünç tahrifinden ibaret bir aldatmaca olduğunu.
Edebiyata sanata dönersek, bakmayın siz ‘akdeniz mavisi’ arayıp bulmalarına eleştirmenlerin kuratörlerin resimlerde gördükleri şey örneğin Aylın Örek’in mavisidir ya da Pir’in, Emin’in.
Yanisi şu ki fransızı fransız yapan şey lisanıdır herşeyden önce ve türk türkse türkçenin varlığıdır bunun birinci ve temel nedeni, Osmanlı polis teşkilatının kuruluşunun yüzbilmem kaçıncı yılının idrak edilmesi değildir türkü türk yapan şey ve türk alfabesinin 1920’li yıllarda saptanması değildir türkçenin nedeni ve kaynağı daha elif ba sı yokken lisanın Yunus doruklarında geziniyordu türkçenin ve yazı kullanmadan yüzyılları aştı söylediği şiirler (belki bir gün de şiirin yazılan değil söylenen birşey olduğuna da değiniriz)
Türkçe yunanca ingilizce fransızca almanca rusca edebiyatın ve sanatın yüzü suyu hürmetine batmamış da dönüyordur dünya.
|