|
Bugün iki fıkra anlatmak geldi içimden... "Hissesi olan kıssalar" da diyebiliriz bunlara...
Vaktiyle nefisle mücadele makamının sonuna gelen bir derviş, her türlü görünür süsten arınması gerektiği için berber koltuğunda saçlarını sıfıra vurdurmaktadır. Tıraş bitmek üzereyken, mahallenin küstah ve kibirli kabadayısı çıkagelir. Doğruca dervişin yanına gider. Kazınmakta olan kafaya okkalı bir tokat atarak "Kalk bakalım kabak... Kalk da tıraşımızı olalım" der... Bir yandan da adamcağızı kolundan çekiştirir...
Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek...
Kaideyi bozmaz derviş... Ses çıkarmadan usulca yerinden kalkar ve koltuğu kabadayıya bırakır... Sıranın tekrar kendisine gelmesini bekler bir köşede sessizce.
Ama kabadayının küfürleri ve sataşmaları durmaz... Eline göre buldu ya mülayim huylu dervişi... "Kabak" aşağı, "kabak" yukarı... Tıraşı bitince dükkandan çıkarken "Eyvallah kabak " diyerekten dervişin kafasına okkalı bir tokat daha atmaktan da geri kalmaz...
Ne var ki, sokağa çıkar çıkmaz doludizgin gelen iki küheylan atlı bir arabanın altında kalır o küstah ve kibirli kabadayı... Sokakta arabanın altında bir süre sürüklenir ve hemen oracıkta can verir...
Dükkanından fırlayıp olayı dehşetle izleyen berber sorar: "Ne dersin bu işe derviş efendi?.."
Olaydan çok etkilenmiş olan derviş başını mahzunca eğip şu yanıtı verir:
"Vallahi hiç gücenmedim ona... Hakkımı da helal ediyorum, rahmet diliyorum... Gel gör ki, kabağın da bir sahibi var... Asıl o gücenmiş olmalı... "
Bu fıkradan alınacak hayat dersine gelince... Koltuklarına, güçlü makamlarına ve rantlarına yapışıp kafalarımıza kabak misali vurdukça vuranların da göz önünde bulundurması gerekir ki, kafalarımızın gerçek sahibinin en bağışlayamayacağı şeyler, kibir ve kul hakkını yemektir. Kabaklar sessiz kalsa da, gün gelir rencide edilen kabaklarının hakkını mutlaka sorar o sahip... Bu hak sorma durumunun adına da, malumunuzdur ki, "İlahi adalet" denir...
* * *
Bir gün öğretmen Ayşe Hanım okul müdürüne "Ali bulunduğu sınıfın düzeyine göre fazla zeki. Bir üst sınıfa geçmesi gerekir" der. Müdür gırgıra alır onu... "Ya öyle mi... Hele bir testten geçirelim şu Ali'yi... Ama başarılı olmaz ve zekasını kanıtlayamazsa onu bir alt sınıfa alırım, ona göre..."
Ali odaya çağrılır ve gırgırcı müdürün test soruları başlar:
"Söyle bakalım evlat; ineklerde dört tane, kadınlarda ise iki tane olan nedir?"
"Ayaklardır müdürüm..."
"Peki bizim pantolonumuzun içinde olup kadıların pantolonunun içinde olmayan nedir?"
"Ceplerdir müdürüm... Kadın pantolonları cepsiz olur bildiğiniz gibi.."
"Hımmm!.." der müdür. "Peki kadınların tüylerinin en kıvırcık olduğu yer neresidir?"
"Afrika'dır müdürüm... Üstelik erkeklerin tüyleri de kıvırcıktır Afrika'da..."
Müdür artık huysuzlanmaya başlar ve sorgulamanın çıtasını yükseltir:
"Yumuşakken kadınların ellerinde sertleşen nedir?.."
"Tırnak cilasıdır müdürüm..."
"Peki bekar bir kadına göre evli kadında daha geniş olan nedir?.."
"Yataktır müdürüm..."
Müdür pes etmek niyetinde değildir... En can alıcısı olduğuna inandığı soruyu da sorar Ali'ye:
"Sence kadın bedeninde en önemli organ hangisidir?.."
"Tabii ki dildir müdürüm... Dilleriyle başa çıkılamaz bu kadın milletinin..."
Ali'nin öğretmeni Ayşe Hanıma döner müdür en sonunda soluk soluğa:
"Bir üst sınıf ne demek?.. Ben bunu doğru posta üniversiteye göndereceğim..."
Bu fıkradan alınabilecek hayat dersi ise şu: Ava giderken avlanmak da vardır her zaman... Madara etmeye kalkıştığınız kişileri asla hafife almayın ve onları iyice ölçüp biçin önceden... Bunu yapmazsanız madara olmak size nasip olur her seferinde... Ve sınanıp sınıfta kalan da kendi şartlanmış ve sıra dışı değer yargılarınız olur...
|