|
Görülmemiş bir nem yüküyle bastıran uzun sıcak yaz, hepimizi perişan etti...Klimalı kapalı ortamların doğallığı yok... Ne kadar zaman durulabilir ki o sıkıcılıkta?..
Bir başka bunalım mekanı o tür yerler...Üstelik daracık klimalı ortamdan çıktığımızda birdenbire bedenimize dolanan ve iliklerimize dek işleyen o nemli ısı yok mu?.. Bunalımlarımızı daha bir körüklemekte...
Uzun sıcak yazın hastalıklı bıkkınlığını yaşarken, vazgeçilmez dostumdan reddedilmeyecek o öneri geldi: "Şansımızı bir de Trodos'ta deneyelim, oranın doğal ortamında rahat bir soluk almaya çıkalım..."
Geri çevrilebilir miydi böylesi bir öneri?...
Bir arabanın içinde beş büyük, bir de sevimli kız çocuk... Astromerit kapısından çıkıp Trodos'a doğru tırmanışa geçiyoruz Ağustosun son gününde... Direksiyonda, çocukluk yaşlarından beri o yöreleri karış karış bellemiş deneyimli, eşsiz ve kültürlü bir rehber...
* * *
Nostalji de peşim sıra tırmanıyor Trodos'a... O kıvrım kıvrım asfalt yolda...
50'li yıllarda çocukluğumu yaşarken, Kıbrıs insanlarının en albenili mesire yeri "Maratasa" da denilen, Trodos'un ormanlık tepeleriydi... Geyikli, muflonlu tepeler..
Deniz sayfiyeleri ve banyoları henüz keşfedilmemişti...
Zaten doğal ortamda serinlemek istendiğinde, hiçbir sahil, kavurucu sıcakta yüksek rakımlı dağ tepelerine aşık atamaz... Çok başkadır zirvelerin oksijen yüklü nemsiz serini...
Yaz aylarında tıpkı yaylaya çıkar gibi Trodos'a akın ederdi Kıbrıs'ın insanları. Oraları ekonomik durumlarına göre mekan tutup, serinlemeye ve dinlenmeye çalışırlardı...
Varlıklı aileler ve yüksek rütbeli bürokratlar mı? Ev kiralarlar, ya da minik dağ otellerinde konaklarlardı... Memurlar ve polisler mi? Özel misafirhaneleri vardı onların. Dönüşümlü olarak, memur ve polis aileleri, oralarda mütevazı koşullarda ağırlanırdı...
Misafirhane ya da otel ve pansiyon şansından yoksun olan alt gelir düzeyliler, püfür püfür esen ağaçların altında çadırlar kurarlardı... Hiç değilse, günü birlik pikniğe çıkarlardı...
1955'ten sonra Trodos bu albenisini yitirmeye başlar... Nedeni, değişen siyasal koşullar... Trodos'taki uçsuz bucaksız ormanlık ve mağaralı alanlar, EOKA'nın temel sığınma mekanlarına dönüşünce, oralarda tehlike kol gezmeye başlar...EOKA militanları İngiliz askerleri tarafından izlenmekte ve kanlı çatışmalar olmaktadır... Öldürülen EOKA'cıların öldürüldükleri yerlere şimdi mütevazı anıtlar dikilmiş...
Kıbrıs'ın o müthiş tehlikeli yıllarında, Trodos yaylalarında kim vurduya gitmek istemeyen insanların ister istemez deniz keyfini keşfetmesi, işte böyle tetiklenir...
* * *
Kuşkusuz ki bugünün Trodos'u, 50'li yıllardakinden çok farklı ve zenginleştirilmiş bir albeniye sahip... Kıbrıs'ın siyasal tarihinde de ünlü bir yeri olan Cikko Manastırı'na kadar tırmanıp oradan geriye dönerken, dağ turizminin en güzel örnekleriyle yüzleşiyoruz...
Yerlilerin yanı sıra her ırktan binlerce insan, aşağılardaki dayanılmaz ağustos sıcağını zerrece duyumsamadan bitmez tükenmez bir yeşillik ve oksijen denizinde, güzel bir günün keyfini çıkarmakta... Kebap dumanlarının savrulduğu restoranlar ve piknik alanları o denli kalabalık ki, öğle yemeği için zor yer buluyoruz. Küçüklü büyüklü oteller cıvıl cıvıl... Zenginleşme kaynağını kendi bünyelerinde oluşturmayı başaran şirin dağ köylerinin içinden geçiyoruz: Yeraces, Miliku, Pedula, Mudulla, Prodromo, Kakopetria, Platres ve Cikko...
Çevresinde dinsel bir turizm patlaması yaşatıyor Cikko Manastırı... Tahminimden daha görkemli... Bizans devrinden kalan ve bir Ortodoks müzesine dönüştürüldüğü 1995'ten bu yana esaslı bakımdan geçirilen manastıra yüzlerce ziyaretçi girip çıkmakta... İri bağış kutuları paralarla dolup taşmakta... Siyah cübbeli papazlar, ziyaretçilerin gönüllü rehberi...
Paha biçilmez dinsel fresklerle donanmış taş duvarlar arasında gezerken, manastırın 1000 yıllık tarihinin içinde dolaştığınızı buhurdan kokuları arasında duyumsarsınız... Bu manastırda yetiştirilen ve Kıbrıs'ın yakın tarihine damgasını vuran Başpiskopos Makarios'un parlak tavanlı mezarı, Cikko Manastırı'na hakim bir tepenin üzerinde...
Bir zamanlar EOKA'nın gizli sığınağı ve silah deposuydu bu manastır... Manastırın yanı başında inşa edilmekte olan iki katlı motel, buraya dönük ziyaretçi akınının ne denli yoğunlaştığının göstergesi... Manastırın çevresinde otantiğin pazarlandığı bir çarşı oluştu... Komşularımız dinsel objeleri bile gelir getiren bir turizm sektörüne dönüştürmüş...
Trodos'un serin ortamında saatler boyu gözlemci bir gezinti yaparken çevre temizliği ve bakımı neden dikkatimi o denli çekti ve beni duygulandırdı?.. Bizim çevre rezilliklerimizin içinden süzülüp, bir çevre cennetine ulaşmak mıydı bunun esas nedeni?..
Hiçbir etnik kaygı taşımadan herkese öneririm bir Trodos gezintisini... Sadece keyif almak için değil, ders almak için de gerekli böyle bir gezinti...
|