|
Sürekli didişmek ve demeç savaşı sürdürmek son günlerin gözde etkinliği oldu.
"Biraz daha az konuşsanız" diyenlere "ağzımızı kapatmak istiyorlar" şeklinde naif göndermeler yapıp da günde 3 öğün gıda niyetine "karşı tarafa" yüklenmek bazı ruhların gıdasına dönüştü.
Üstelik birkaç şapkalı "görevliler" de bu demeç savaşlarının yılmaz savaşçıları.
Bir gün Ledra Palace toplantılarında, bir gün yabancılarla görüşen "temsilci" pozisyonunda, diğer gün parti organlarında ve daha niceleri.
Rum yönetimi Başkanı Dimitris Hristofiyas şöyle bir endişe yaşıyor: "komitelerin toplantılarından ikna edici bir sonuç çıkmazsa süreç başarısızlığa mahkum olur."
Bu endişeyi anlamak için kelimeleri mızrağa dönüştürüp karşı tarafa göndermeye gerek yok.
"Artık sondur" diyen biziz. Her fırsatta , "bu defa da çözüm olmazsa başka seçenekler gündeme gelecek" diye korku salan da biziz.
Daha komiteler aşamasında başarısızlığın yarısına ulaşmak, liderler görüşmesinde de geri kalan yarıyı tamamlayıp "kusura bakmayın yine denedik ama bu iş olmadı" deme oyununa kim gelir ki?
Silahtar'da oturup da "Hristofyas'ın her istediğini kabul mu edelim" diye mırıldananları duyar gibiyim.
Bu mırıltı bile ciddi endişelerin oluşması için yeterlidir.
Kimsenin kimseye bir şey dayattığı yoktur.
Ama komiteler kurulmasını "taviz" olarak gören zihniyet, komitelerin sonuç alıcı toplantılar yapmamasını da "mübah" olarak algılıyor belli ki.
Halbuki istenen iyi niyetle çalışmak ve tüm zorluklara rağmen sonuca ulaşmaktır.
***
Komitelerin çalışmalarının uzaması resmi olarak gündeme gelmedi.
Bu konuda Güney'de bazı düşünceler dillendirildi.
Muhtemelen Talat ile Hristofyas'ın Cuma günkü buluşmalarında gündeme gelecek.
Komitelerin çalışma sürelerinin bir ay uzatılması Türk tarafının aleyhine bir gelişme olur mu?
Tabi ki olmaz.
Eğer taraflar birbirlerinin endişelerini anlayarak bir çözüme ulaşacaklarsa Rum tarafının komitelerle ilgili yaşadığı endişeleri de anlamak lazım.
Ve eğer komitelerin çalışma düzeniyle ilgili tüm yetki başkanlardaysa komiteleri çözüm elde edecekleri şekilde çalıştırmak lazım.
Komitelere "Rum tarafı istedi diye kurulan ve zamanla sınırlı sürelerini dolduran, iş yapmaz organlar" muamelesi yapmamak lazım.
***
Kıbrıs sorununda yaşadığımız süreç, 2004'dekine benzemiyor.
2004 veya başka anlatımla Annan planı sürecinde 1 Mayıs gibi önemli bir tarihin baskısı süreci şekillendiriyordu.
Her şey 1 Mayıstan önce olmalıydı.
Bu yüzden Birleşmiş Milletler'e hakemlik yetkisi ve boşlukları doldurma hakkı verilmişti.
Taraflar onaylamasa da Birleşmiş Milletler yazacak ve yazılanlar referanduma götürülecekti.
Şimdi ise tarafların birbirlerini ikna etme zorunluluğu vardır.
Taraflar birbirlerini ikna edecekler, yazacaklar ve referanduma götürecekler.
İkna etmenin temel şartı uzlaşmadır.
Uzlaşmanın temel şartı ise karşılıklı hoşgörü ve anlayıştır.
Kelimelerin mızrak yapıldığı ve demeç şeklinde karşı tarafa fırlatıldığı bir ortamda ve bir psikolojide kim, kimi nasıl ikna edecek ki?
Tekrarlamakta fayda vardır:
Suçlu yaratmak için değil çözüme ulaşmak için görüşme masasındayız.
Aksi davrananlar çözüme hizmet etmezler...
|