|
Bir insanın en çok sıkıntılı olduğu anlar hangi anlardır? Kişiden kişiye değişir diye bir yanıt verilebilir. Ama içine düşülen çıkmazların sizi sarmalına aldığı, bunalttığı anlar çok sıkıntılı olduğunuzu fark edersiniz. Derdiniz, sıkıntınız hiç bitmeyecekmiş gibi gelir size. Bu yaşamı terk edip, yeni bir yaşam kurmayı düşlersiniz. İçinde bulunduğunuz ortamın anlamsızlaştığını, sizin dışınızda gelişen olayların, biriktirdiklerinizden maddi manevi değerlerinizden çok şeyler alıp götürdüğünü her gün yeniden yaşayarak görürsünüz. Ve önünüzdeki içinizdeki tabuları itip kaçmak istersiniz. Bilmediğiniz, düşününce ürperdiğiniz ama şu andan daha iyi olacağına emin olduğunuz bir yere kaçmak istersiniz.
Kıbrıslı'nın yaşamında çokça vardır böyle anlar. Kıbrıs tarihi bir istilalar, soygunlar, yağmalar ve yıkıntılar tarihidir de bir bakıma. Akılda tutulamayacak kadar çok felaketi ve her felaketle yeşeren umutları birlikte yaşamıştır Kıbrıslı. Sonra bir yenisini, sonra bir yenisini...
Sizi bilmem ama ben, her sorunun sarmalına dolandığımda veya iyiye, güzele dair gelişmelerin olacağının arifesinde, tarifsiz sıkıntılar yaşarım. Bu sıkıntılarımı da beyaz bir kağıda vuran tuşların çıkardığı seslerle gidermeye çalışırım. Saatlerce süren tıkırtıların sonunda biraz daha rahatlamış ve hafiflemiş hissederim kendimi.
Aşağıda okuyacağınız öykü denemesi de işte böyle sıkıntılı bir anda beyaz kağıda dökülenlerin sonucudur. Ben bu öykü denemesini yazdığımda yıl 1989'du. Onu dosyadan çıkarıp da okumaya başladığımda radyo, toplumlararası görüşmelerin yeniden başlatılması için sürdürülen mekik diplomasisinden söz ediyordu.
Ve takvim 15 Mart 1991'i gösteriyordu.
NATÜRMORT
...Kıyı, dağ ile denizin buluştuğu yerde tarla yılanı kadar kıvrak ve gizemli süzülür. Birbiri ardınca sıralanmış yüzlerce köy ve çıkıntı güzel bir boynu süsleyen halis altın takıları anımsatır.
Denizin bittiği yerde kumlar, kumların bittiği yerde de göz alabildiğince zeytin ağaçları uzanır. Zeytinlikler bölge insanının karakteristik özelliğini taşır. Nazlıca ama dimdik gökyüzüne boy salan geniş gölgelikli zeytin ağaçları. Zeytinden başka amaçlar için de kullanılır bu ağaçlar. Örneğin Ağustos sıcağından kaçanların iyi bir sığınağıdır. Dört bir yana açılan geniş dalları, güneşten yanıp kavrulan bedenleri korur. Günün her saatinde herhangi bir zeytin ağacının altında uyuyan, dinlenen veya piknik yapan birilerine rastlayabilirsiniz. Boğucu sıcağın uyuşturduğu miskinleştirdiği insanlar zeytinin gölgesine girince canlanır, dinçleşir. Sanki zeytinden yaşam iksiri üstlerine boşalır. Sarı sıcak yok olur gider.
Sonra mitolojik öyküsü vardır zeytin yapraklarının. Binlerce yıl barış simgelendi bu koyu yeşil yapraklarda. Barışmak istendiğinde uzatılan, barışı pekiştirmede uzatılan bir tutam zeytin dalı. Nuh'un fantezi gemisinden uçan güvercin ağzında zeytin dalıyla döndüğü zaman yaşamın kurtulduğunu müjdelemişti. Yaşamı müjdeleyen zeytin dalı şimdilerde de mutluluk için, sevda için, barış için kısacası yaşamın kendisi için yakılan tütsüdür.
Denize paralel, göz alabildiğince uzanan yeşil zeytinlikler keşişlemede dağın eteklerinde sona erer. Yerini çama, yabani harnıba ve diğer orman ağaçlarına bırakır. Bu ağaçlarla birlikte görkemli dağlar yükselir.
Mavinin her ton rengini aynasında yansıtan deniz, tarla yılanı gibi kıvrak ve gizemli süzülen kıyılar ve görkemli yükselen dağlar. Düşsel bir ressamın elinden çıkmış ilahi bir tabloyu seyreden bedeni sonsuzluğun iç gıdıklayıcı ürpertisi sarar. Kıyı boyunca çıkıntıların üzerine sanki gizli bir elin rastgele ama düzenli serpiştirdiği beyaz incileri anımsatan tapınaklar da bu tablonun bütünleyici parçalarıdırlar.
Denize doğru uzanan kayaların uç noktasında parıl parıl parlayan bembeyaz inciler. Gerçekten de uzaktan bakıldığı zaman bilmem kaç yılında birilerinin adına yapılan bu tapınaklar beyaz incileri andırırlar. Bölgenin en ayırt edici özelliklerinden birisi de sanırım bu tapınaklardır.
Her dinden inanmışa hizmet veren tapınaklar sanki yan yana uzanırlar. Farklı dinlerin müritleri ibadet zamanı bu tapınaklara koşarlar. Arapça, Latince, İbranice dualar göklerde oturduğu varsayılan Tanrı'ya açılan ellerle mırıl mırıl yükselir. İnanmış dudaklar bıkmadan, usanmadan kırpışır durur. Sesler, dilekler, yakarışlar birbirine karışır. Bu arada küçük koyların altın sarısı kumlarına uzanıp yorgun bedenlerini güneşin sapsarı kollarına bırakanların neşeli kahkahaları da karışır dualara.
Bu ilginç karışım, uzaktan dinleyenin kulağına güzel bir senfoninin tatlı uğultusu gibi gelir. Yaşamın çok renkliliğinin çok sesliliğinin otantik yansımasıdır bu tatlı uğultu. Binlerce yıldır süren birlikteliğin yansıması.
Kışı da güzeldir buraların. Kış yerine bahar demek daha doğru olur aslında. Yağmurların başlamasıyla yaz sonrasının yerini bahar yeşili alır. Usulca çiseleyen yağmur, yükünü boşalttıktan sonra yerini dostça gülümseyen güneşe bırakır. Yağmurun yarattığı melankolik hava güneşle dağılır gider. Yağmurla ıslanan, yağmurla temizlenen doğanın bağrından yüzlerce canlı fışkırır ortalığa.
Kuşlar en güzel şarkılarındadır şimdi. Kelebekler, arılar rengarenk açmış çiçeklerle sevişmektedirler. İnsanlar bu güzelliğin arasında yaşama mutluluğunun tadına varmaktadırlar.
Fakat gökyüzünü kapkara bulutların kapladığı da olur. İşte o zaman, aman aman. Denizde biriken toplanan fırtına kıyıda patlar. Dev dalgalar kıyıyı delice döver durur. Rüzgar her şeyi önüne katıp götürmek istermişçesine, çıldırmışçasına uğuldar. Belki uzun sürmez böylesi fırtınalar. Yerini bir başkasına bırakmak için çeker gider ama en güzel, en yüklü yemişleri taşıyan dalları da kırmaktan geri durmaz. Dolgun zeytinleri taşıyan bir zeytin dalı düşer toprağa ve öylece yatır. Ta ki yeni bir filiz sürgün verene dek...
(*) Çakıl taşları kitabımdan
|