|
Bu sözler, evlendirilmek istenen 12 yaşında, mavi gözlü güzel bir kız çocuğunun annesine ait.
Kadın, çocuğun dayısına söylüyor bunları...
Hiddetle üzerine yürüyerek.
-Evlat benim; dünyada vermem onu o adama, diyor.
Dayı bey aklına koymuş ille evlendirecek çocuğu...
Hem de 35 yaşında bir adamla...
Çocuktan tam 23 yaş büyük ...
Ama yakışıklı, onun da gözleri mavi...
Kızı görmüş, çok beğenmiş...
Onu sultanlar gibi yaşatacakmış...
Elini sıcak sudan soğuk suya sokturmayacakmış....
Sonunda ne mi oldu?
Az sonra!
***
İyi pazarlar...
Nostaljik yolculuğumuza geçen hafta ara vermek zorunda kaldım. Lütfen beni mazur görün.
Yoğun çalışmalarımdan ya da beklenmedik nedenlerden dolayı bazen yazamıyor ve ilgiyle okuduğunuzu, bir sonraki yazımı merakla beklediğinizi bildiğimden üzülüyorum.
Bu yüzden özellikle pazar yazılarımı aksatmamak için çoğu zaman cumartesi tatilimi boş veriyorum.
E-postalarınıza, ilginize ve övgülerinize bir kez daha teşekkürler....
İltifatlarınıza elimden geldiğince layık olmaya çalışacağım.
***
Bugün sizi günümüzden tam 60 yıl öncesine, 1948 yılına götüreceğim...
Bir romana ya da filme konu olabilecek ilginç bir öykü anlatacağım size.
Yazının girişinde sözünü ettiğim 12 yaşındaki kızla ona talip olan 35 yaşındaki genç adamın, Kadriye ile Rifat'ın gerçek öyküsüdür bu.
Aralarındaki büyük yaş farkına karşın evlendiler ve çok mutlu bir yaşam sürdürdüler.
Kadriye Hanım, Allah daha da ömürler versin hayatta.
72 yaşında ve sağlığı yerinde...
Beni çok iyi tanıyor.
Kafesli (Aykasiyona) mahallesinde, tek başına yaşadığı evde, gittim buldum onu.
-Aaaaa! Bilbay bu... Hoş geldin, safa geldin, diye sevindi.
Elini öptüm...
Dikkatle yüzüne baktım..
Saçları ağarmış ama genç kızlık günlerinin hâlâ izlerini taşıyor..
Oturduk konuştuk ve her şeyi anlattı bana.
Meğer ne dolu dolu bir hayat yaşamış...
Meğer acı tatlı neler geçmiş başından...
Onu dinlerken bazen güldüm, bazen içim sızladı...
Şen, hoşsohbet bir kadın olmasına karşın bir ara o da gizleyemedi göz yaşlarını.
Sonra gülerek,
-Ne yapalım Bilbay, acaba eski günlere Bandabuliya'ya mı dönelim, dedi.
***
İyi ki hafta içinde, erkek kardeşlerimden, Kafesli Muhtarı Hüseyin Eminoğlu'nu ziyarete gitmişim.
Arada bir buluşur ve biraz laflarız.
Onun sayesinde buldum Kadriye Hanım'ı.
-Yahu Hüseyin, eskilerden kim kaldı yazmadığımız, bir düşün bakalım, dediğimde hiç düşünmeden yanıt verdi...
- Ekşici Kadriyaba'ya gidelim; bizim mahallede oturur. Seni çok iyi tanır. Bayılacak hayatını yazmana.
- Sahi be Hüseyin, hiç aklıma gelmedi Kadriyaba, dedim.
Ve ertesi günü, daha güneş ortalığı yakarken aldık soluğu Kadriyaba'nın evinde.
Evet; Lefkoşalılar "Ekşici Kadriyaba" diye bilir onu.
Rahmetli eşi de, "Ekşici Rifat Dayı" diye anılır.
Bandabuliya'da tanıdım onları.
Karı koca yıllarca birlikte çalıştılar.
Rifat Efendi'nin Lapta'da narenciye bahçeleri vardı.
Limon, portakal satarlardı.
Sonradan sebze de koymuşlardı tezgahlarına...
Herkes onları sever sayardı, iyi iş yaparlardı.
***
Kahvelerimizi yudumlarken, Kadriye Hanım sağ olsun, ikide birde sormadan edemiyordu.
-Yemek yedin mi Bilbay? Kalk yemek koyayım sana, bir şeyler yapayım yiyelim, diyordu.
-Boş ver yemeği de anlat Kadriyaba, deyince hiç susmak bilmedi...
Anlattı da anlattı...
Kah gülerek, kah hüzünlenerek.
Annesi Aliye Vasfi ve babası Mustafa Kafalı'nın tek evladı olarak gelmiş dünyaya.
Daha 20 günlükken babasını yitirmiş.
Mustafa Bey öldüğünde 35 yaşındaymış.
Annesi büyütmüş onu...
"Yetim büyüdüm, dedi.
Annesinin sütü yokmuş, keçi sütüyle beslemiş onu.
Evde besledikleri keçi, sağılma vakti geldiğinde durmadan melermiş.
Kadriyaba'nın tabiriyle ağlarmış; "süt saati geldi, gelin sağın beni, Kadriye'yi sütsüz bırakmayın" diye.
***
Günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovaladı...
Kadriye bebek, keçi sütüyle beslendi, büyüdü.
Mavi gözlü güzel bir kız çocuğu oldu.
Hakim Zeka Bey, komşularıymış o zamanlar...
Çok severmiş Kadriye'yi, Kadriye de onu...
Kahve pişirmesini öğrenmiş, hemen her gün kahve yapar Zeka Bey'in evine götürürmüş..
Çok yardımcı olmuş Zeka Bey kendilerine.
12 yaşındayken bir gün eve dünürcüler gelmiş,
Laptalı, 35 yaşındaki Rifat'a istemişler kendini.
Arabuluculuğu hakim Zeka Bey, dayısı ve Rifat'ın bazı tanıdıkları yapmış..
Nişanlayalım çocukları demişler.
O zamanlar başlık parası varmış.
Annesi bakmış; gelenler hiç başlık parasından söz etmiyor.
Annesi "gaynatmış ortalığı"...
- Dibelik ya beleşe verecen gızımı gitsin... Vallahi döverim seni... Evlat benim, dünyada vermem onu o adama, demiş dayısına.
Bundan sonrasını Kadriyaba'nın ağzından dinleyelim:
-Annem bana hep tembih ederdi. Dört direkli sarı karyola iste... Bükme bilezik, bendo, altın iste. Vermezlerse olmaz de. Bunlardan başka yüz lira (O zamanlar Kıbrıs'ın İngiliz Lirası) başlık parası istedi annem onlardan... Ve bir hafta mühlet verdi onlara... Parayı getirirlerse olur, getirmezlerse olmaz.. Sonuçta bütün istediklerimizi yaptılar ve nişanlandık....
Kadriyaba'nın anlattığına göre aynı yıl evlendiler.....
Lefkoşa ve Lapta'da sofralar kuruldu...
Sekiz gün sekiz gece düğün yaptılar...
Sekiz gün sekiz gece davullar çaldı...
Çalgıcılar ayrılmak bilmedi düğün evinden...
Çiftin mutluluğuna kalktı kadehler...
***
O günlerle ilgili unutamadığı bir anısı var mı diye sorduğumda "neler oldu neler" diye ilginç bir olay anlattı bana.
Yeni nişanlıymışlar....
Rifat'la birlikte Çağlayan'a, yazlık Kristal Sineması'na gitmişler.
Yeni bir Türk filmi gösteriliyormuş...
Tabii yanında bir de İngilizce film; iki film birden yani.
O zamanlar öyleydi. Bütün sinemalarda iki film gösterilirdi. Önce İngilizce, ardından Türkçe.
O akşamki Türk filminin adını anımsayıp anımsamadığını sordum, "Dertli Pınar" dedi.
Burada hemen bir parantez açarak söyleyeyim, "Dertli Pınar"ı ben de gidip görmüştüm. Hem de iki kez.
İlk gördüğüm Türkçe filmlerden biriydi "Dertli Pınar"... Acıklı bir filmdi. Çoğu Türk filmlerinde olduğu gibi... Çok büyük ilgi görmüştü. Bir hafta sinema dolup taşmıştı. Kadınlar gözleri yaşlı çıkardı sinemadan.
Neyse, biz Kadriye'yle Rifat'a dönelim...
Filmi izlerlerken ve daha çok "perde açıldığında" (ara verilip ışıklar yandığında) genç bir adamın bir köşeden kendilerini izlediğini, filmden çok Kadriye'yle ilgilendiğini, gözünü ondan ayırmadığını nerden bileceklerdi.
Film bitti, çıkıp gitmişler...
Ertesi gün Rifat, Bandabuliya'da tezgahının başında müşteri beklerken, kendisinden çok daha genç bir adam dikilmiş karşısına. Müşteri sanmış, "Ne verelim?" diye sormuş. Adam ne demiş biliyor musunuz?
- Allah'ın emri, peygamberimizin kavli ile hemşirenizi istemeye geldim. Dün akşam sinemada gördüm onu. Yanınızda oturuyordu. Maşallah çok güzel bir kız, çok beğendim..."
***
Bu olaydan sonra neler oldu, neler?
Ne dolu dolu, ne renkli bir yaşamı oldu bu iki güzel insanımızın...
Ama bakıyorum, fotoğraf da kullandığımdan yerim kalmamış.
Tefrika gibi olacak galiba Kadriye'yle Rifat'ın öyküsü.
Haftaya devam edeceğiz....
Esen kalın...
Her şey gönlünüzce olsun.
***
Yer darlığından fotoğraf alt yazılarını bile yazamadım.
18 yıl önce çekilmiş fotoğraflardan birinde Kadriye Hanım'la Rifat Bey, Bandabuliya'da tezgahlarının başında, diğerinde bugünkü haliyle Kadriyabam görülüyor. Önümüzdeki hafta, bu güzel insanlarımızın albümünden başka fotoğraflar yayımlamaya çalışacağım
|