|
Gölge oyunumuz Karagöz'le ilk kez 1940'lı yılların ikinci yarısında henüz 8-10 yaşlarında bir çocukken tanıştım...
Sinemaya olan tutku derecesindeki merakım da galiba o zamanlar başladı.
Ramadan'ın kahvesinde, arkasına yerleştirilen mumlarla aydınlatılmış Karagöz perdesinde daha ilk oyunu seyreder seyretmez, aklım fikrim hep o kahvede, hep o "beyaz perde"de kalmıştı.
Ben de bizim mahallede, Samanbahça'da niye ona benzer bir "sinema" yaratmayayım diye hep düşünüp durmuştum..
Ve evde bir yerlere yerleştirdiğim ince beyaz bir bez parçası üzerinde, karton parçalarından kesip hazırladığım insan şekillerini değneklere geçirerek oynatmam çok sürmemişti.
Perdenin arkasındaki tek mumu yakarken annem ya da babamın "ortalığı ateşe verecen" gibilerden herhangi bir uyarıda bulunmaması bu uğraşımda beni daha çok cesaretlendirmiş, ışığı artırmak için iki üç mum kullanmaya başlamıştım.
Mahalle arkadaşlarımın hatta bazen büyüklerimizin bile ilgiyle izlediği karagöz oyununun yerini, sonraları seyirci olarak sadece kardeşim Biray'la komşumuz Mullahasanlar'ın kızlarından Sezan'ın önünde tek başıma gerçekleştirdiğim tiyatro gösterileri almıştı.
Ama bununla da yetinmemiştim...
Daha ilgi çekici bir şeyler yapmalıydım.
Tahta, karton parçaları, orta boy bir pil (Berec), bir hırsız feneri ampulü ve ince elektrik kablolarından oluşturduğum bir "aygıtla" oradan buradan topladığım 35 milimetre sinema filmi parçacıklarını kare kare, siyah çerçeveli beyaz bir kartonun üzerine yansıtmaya başlamıştım.
Sinema merakım, yıllar sonra beni elektrikle çalışan 8 milimetrelik gerçek bir sinema makinesine sahip olmaya ve
Rum kesimindeki "Mangoyan"dan aldığım 20 dakikalık "Tarzan", "Şişman ile Zayıf", kovboy gibi filmleri çok daha büyük bir perdede göstermeye itmişti..
Eğitimimi tamamladıktan sonra bir gün gelip Bozkurt'ta gazeteci olarak meslek yaşamıma adım attıktan sonra bile sinema tutkumdan hiç bir şey yitirmeyeceğimi, gerçek bir sinemada (rahmetli İsmet Bey'in çalıştırdığı Şahin Sineması'nda) sinema makinesinin başında salonu tıklım tıklım dolduran seyircilere film göstereceğimi ve çok sürmeden Türk kesiminde bir ilki gerçekleştirerek İngilizce filmler için Türkçe yazılar hazırlayıp beyaz perdeye yansıtacağımı nerden bilecektim.
***
Şimdi gelelim, bir zamanlar Kıbrıs halkının tek eğlencesi olan Karagöz oyununa.
Türklerde, Orta Asya'daki yaşamlarına kadar uzanan bir geçmişi olan Karagöz oyunu, benden yaşça büyük bazı dostlarımın anımsadığı kadarıyla 1940'lı yılların başında Lefkoşa'nın Türk kesiminde sadece eski polis merkezinin yakınındaki Ramadan'ın kahvesinde gerçekleştiriliyordu.
Yazımın girişinde söz ettiğim gibi benim de Karagöz oyunuyla ilk tanışmam 40'lı yılların sonlarına doğru oldu.
Çok iyi anımsıyorum; arada bir akşam saatlerinde Samanbahça'daki evimizden çıkar, Meyhaneci Hasan'ın meyhanesinin tam karşısında köşe başındaki o kahvenin önüne gider ve oyun başladığında dışarıdan izlemeye çalışırdım.
Biz çocuklar tabii kahveye girip oturamazdık.
Ama galiba bir gün, kahveci Ramadan mı, yoksa başka biri miydi, "gel içeri, otur da seyret" demişti bana
Ve dünyalar benim olmuştu!...
Arkalarda bir köşeye oturup seyretmiştim Karagöz'le Hacivat'ı.
Ve o akşamdan sonra hemen hemen her akşam oraya gitmeye başlamıştım...
Bazen içeriye girmenin bir yolunu bulur bazen de boynu bükük eve dönerdim.
***
Bu yazıyı yazmazdan önce, zaman zaman yaptığım gibi, sağ olsun benim için iyi bir "nostalji kaynağı" olan sevgili dost Mustafa Çomunoğlu'na uğradım yine. Belleğimde kalan Karagöz anılarıma çok şeyler ekledi..
Anlattığına göre, O zamanlar Lefkoşa'nın Türk kesiminde sadece Beliğ Paşa Sineması vardı.
Ama halka açık değildi. Sadece İngiliz askerlerine İngilizce filmler gösterilirdi orada.
Rum kesiminde ise, ben de anımsıyorum, üç sinema vardı ve halka açıktı. Magic Palace, Pallas ve Papadopulos sinemaları. Sonradan bu sinemalara Lukudi Sineması eklendi. Annemle birlikte arada bir Lukudi'ye gittiğimizi çok iyi anımsıyorum.
Saat 20.30'daki ikinci seansa erkenden giderdik ve birinci seansın bitmesini salonda oturup tatlı yiyerek beklerdik.
Yıllar sonra Türk kesiminde de Beliğ Paşa'nın yanında başka sinemalar açılacak ve halkın sinema özlemi giderilecekti.
Ramadan'ın kahvesine tabii kadınlar alınmazdı.
30-40 kişilik sandalye kapasitesine sahip kahve erkeklerle dolup taşardı ve Karagöz oyunu başladığı andan bitinceye kadar insanların kahkahaları sokağa taşardı.
Kahve 1 kuruştu. İçeriye girip kahvesini ısmarlayan, Karagöz'ü seyretmeye hak kazanırdı.
Karagözü, Karagözcü Mehmet diye bilinen 20-25 yaşlarında bir genç gösterirdi.
Nerden öğrenmişse bu işte çok ustaydı.
Oyunun yarısında ara verip, sinemalarda olduğu gibi "perde açıldığında" elinde defi tek tek müşterilerin yanına gider herkes defin içine en az bir kuruş atardı. Yani, kahvedeki o doyulmaz eğlencenin bütün maliyeti, bir kahve, artı Karagöz seyretme iki kuruş olurdu.
Seslendirmesi de mükemmeldi.
Karagöz oyununun bütün karakterlerini, Karagöz'ü, Hacivat'ı, Arnavut'u, Tuzsuz Deli Bekir'i ve diğerlerini değişik ses tonlarıyla konuştururdu.
Hatta kadın karakter Dilruba'yı da.
Mehmet değil, bir kadının konuştuğunu sanırdınız!
Tokat atılması, bir şeylerin kırılması, birilerinin yere düşmesi gibi sesleri, bulduğu yöntemlerle gerçeğine çok benzetirdi.
Örneğin Karagöz Hacivat'a bir tokat attığında şap diye bacağına vururdu, bir şeyler kırıldığında çıkan sesi, perdenin arkasındaki bütün malzemesini yere savurarak sağlardı.
Mustafa Bey'e, "Rumlar da gelip izler miydi?" diye sordum; "Yok" dedi ve ekledi:
-Rum tarafında da sadece bir yerde, Kakopetriya'da Karagöz oynatılırdı ama Rumlar pek ilgi göstermedi. Çünkü o tarafta üç tene sinema vardı.
***
Karagöz oyunlarından, tasvirlerden aklımda pek bir şey kalmadı ama Mustafa Bey bir tane anlattı:
Arnavut Karagöz' e hep musallat olurdu...
Karagöz'ün başına yok yere vururdu...
Karagöz, "Vurma artık öldüm be more" der, Arnavut, "Kaç okka öldün?" diye sorardı...
Ve sahne şöyle sürerdi:
-10 okka öldüm...
-Çok öldün...
Bir tokat daha...
-Kaç okka öldün?
-5 Okka...
-Az öldün...
Bir tokat daha....
Bu gibi sahneler gülmekten kırıp geçirirmiş insanları.
Ve Mehmet'in defiyle para toplamasını beklemeden bazı seyirciler perdenin arkasına kuruş yağdırırmış.
***
Karagöz oyunlarından kahveci Ramadan da Karagözcü Mehmet de çok memnun olurdu.
Ramadan Efendi daha çok müşteri toplayarak yaptığı kahvelerden, Mehmet de topladığı parsadan kazanırdı.
Karagözcü Mehmet, Karagöz'ün oyunlardaki rollere göre yapılmış "Kadın Kılığında Karagöz, Eşekli Karagöz,
Güreşçi Karagöz, Hamamda Karagöz, Fıçıda Karagöz, Sandalda Karagöz, Hokkabaz Karagöz" ve diğerleri gibi
önemli tasvirlerden hangilerini perdesine aktarırdı bilemiyoruz ama Mustafa Bey'in söylediğine göre, her akşam, her oyunun sonunda ertesi akşamki oyunun, kendine göre adlandırdığı oyunun reklamını yapmadan ayrılmazmış yerinden...
Ve çoğunlukla "Yarın akşam bu gavede Ganlı Nigar" diyerek kapatırmış perdeyi!
***
Gelecek pazar bir başka nostaljik yolculukla birlikte olmak dileğiyle esen kalın.
|