|
Bugün 14 Eylül 2008...
Köşemdeki fotoğraf, günümüzden tam 130 yıl önce, adanın yönetiminin Osmanlılardan İngilizlere geçtiği
1878 yılında çekildi.
Mevsim, şimdi olduğu gibi sonbahar.
Bugün bu ada üzerinde yaşayan insanlardan hiç biri daha doğmamıştı o zamanlar.
Lefkoşa'da surlar içinin hemen hemen ortasında yer alan Selimiye Camii'nin taş döşeli avlusunda bir grup yerli Rum sohbet ediyor!.
Fotoğraf gerçek, hiç kuşkum yok ama insanların oturuşları, duruşları, yüzlerindeki ifadeler yapmacık görünüyor.
Bilmiyorum, ilk bakışta öyle geldi bana.
Sanki fotoğrafçı onları karşılarına almış ve "konuşur gibi davranın, bana bakmayın" demiş.
Nitekim, bunun düşündüğüm gibi olduğu daha sonra ortaya çıktı.
Arka planda caminin imamı hayretle fotoğrafçıya bakıyor:
Hocanın halinde bir gariplik yok.
Zaten grubun dışında ve fotoğrafta belli ki istemeden yer aldı.
***
Bu ilginç kare, John Thomson'un "Through Cyprus with the camera in the autumn of 1878" (1878 sonbaharında bir uçtan öbür uca fotoğraflarla Kıbrıs) adlı kitabından alıntı.
Sevgili Omaç Başat'ın bilgisayarındaydı, sağ olsun dosyama aktardı.
Kitapta, 1878'de İngilizlerin adaya çıkmasıyla Lefkoşa ve öteki kazalarda görüntülemeye başladıkları daha ne ilginç manzaralar var. Tarih boyunca neler değişmiş, neler değişmemiş bu bahtsız adada.
Thomson, "caminin dış kısımları görüntülenirken orada dostluğa meyilli epeyce insan toplandığını, çok sayıda yerli Rum'un gönüllü olarak oturup objektifine poz verdiğini ancak dindar Müslümanların uzak durduğunu" yazıyor.
İngiliz yazar, fotoğrafta sağ tarafta görünen iki erkek çocuğun, "yakın geçmişe kadar Türk ailelere evlerinde hizmet veren siyahi kölelerin oğulları olduğunu" belirtiyor.
Arka plandaki hoca içinse "türbanlı Türk" ifadesini kullanıyor ve camiden çıkarken, neler olup bitiğine bakmak için bir saniye durunca "kazaen" görüntülendiğini kaydediyor.
İşte bunları okuduktan sonra, Thomson'un objektifine poz verenlerin gerçekten yerli Rumlar olduğunu, ancak
ortaya çıkan görüntünün bir mizansenle oluşturulduğunu iyice anladım.
Her neyse; yine de 130 yıllık bu tarihi fotoğraf çok şeyler anlatıyor.
***
Kayıtlar, İngilizlerin Kıbrıs'a İngiliz kraliçesi tarafından atanan Sir Garnet Wolseley komutasındaki bir kuvvetle 22 Temmuz 1878'de Larnaka'dan çıktığını, adada bir direniş olmaması için padişah fermanı gönderildiğini gösteriyor.
İngiliz subaylar bu fermandan birer örnekle adaya çıktılar ve Kıbrıs'ta 308 yıl süren Türk egemenliği tamamen bitmiş oldu.
İngilizler geldikten sonra, ilk işleri arasına, başta tarihi eserler olmak üzere adanın durumunu
görüntülemeyi de katmış olmalı.
Adaya temmuzda çıktıklarına göre de köşemdeki fotoğraf birkaç ay sonra eylülde çekildi muhtemelen.
Bu insanlar Selimiye'nin oralarda ne yapıyorlardı acaba.
John Thomson, fotoğraftaki üç kişinin köylü, duvar ayağında oturanın da şehrin tüccarı olduğunu yazıyor.
Oturanlardan bir tanesi yalınayak.
O zamanki insanların giyimini de anlatan İngiliz yazar, köylülerin genellikle çizme giydiğini bunun nedeninin de
tarlalarda çalışırken ya da çalılıklarda yürürken yılan ısırmalarından korunmak olduğunu belirtiyor.
Adada o yıllarda çok sayıda zehirli yılan bulunduğu, İngilizlerin bu yılanları azaltmak için Kıbrıs'a başka ülkelerden zehirli yılanlara düşman zehirsiz karayılan getirttiği ve dağlara ovalara salıverdiği biliniyor.
***
Yüzlerce yıla meydan okuyarak bugün hala sapasağlam ayakta duran Selimiye Camii'nin geçmişi başlı başına bir tarih. Nelere tanık olmadı ki o görkemli Gotik eser.
Biliyorsunuz eskiden bir katedraldi...
Yapımına 1208 yılında başlanıp 1326 yılında Saint Sophia adıyla kutsanarak ibadete açılmış ve Osmanlıların adayı fethetmesinin ardından iki minare eklenerek camiye dönüştürülmüştü.
Selimiye Camii ve meydanı, hemen yakınındaki Bandabuliya, az ilerde Arasta ve Asmaaltı bir bütün olarak ta Osmanlı döneminden yakın geçmişe kadar Lefkoşa'nın en kalabalık, en hareketli alışveriş merkezi oldu. Ne yazık ki oraları günümüzde adeta ölüm sessizliğinde. Eski güzelliğinden, eski canlılığından eser yok.
Cuma günü Lefkoşa'nın surlar içine yürüdüm...
Ayluka'daki eski "Kanaat Bakkaliyesi"nin sahibi, eski dost İbrahim Çolakoğlu'yla biraz çene çalmaktı niyetim.
Onu yolda, eski dükkanının az ilerisindeki evine kaplumbağa hızında yürürken buldum. Allah iyiliğini versin çok yaşlandı ama hala eli yüzü, giyimi temiz ve aklı başında. Güzel bir Türkçeyle konuşmasından ve karşısındakine nezaket ve saygısından hiç bir şey yitirmedi. O yaşta hala camiye gidiyor ve oruç tutuyor.
Koluna girdim, adımlarımı onun adımlarına uydurarak evine yürüdük.
Ona, elime geçen bu çok eski tarihi fotoğraftan söz ettim; ilginç buldu.
Ve sordum hemen:
-İbrahim Efendi, Selimiye Camii'yle ilgili anımsayabildiğin çok eski anıların var mı?
Anlattıklarının bazılarını çocukluğumdan hayal meyal ben de anımsıyorum.
Örneğin böyle Ramazan günlerinde ve kandillerde camide simit helvası, susamlı tahin helvası falan hazırlanır ve fakir fukaraya dağıtılırdı.
İbrahim Bey de camiye her gidişinde gariplere, garibanlara yemek götürürmüş.
Yıllarca önce diğer camilerimizde olduğu gibi Selimiye'de de elektrik yoktu ve camilerin içi ve minarelerin şerefeleri yağ kandilleriyle aydınlatılırdı.
Sevgili dostumun anlattığına göre, kandillerde zeytin yağı kullanılırdı. Evkaf'ın zeytinliklerinden çıkarılan zeytin yağları bu amaç için saklanırdı.
***
Çolakoğlu bu...
Bir fıkra ya da yaşanmış bir hikaye anlatmadan birini uğurlar mı?
Selimiye Camii'ni, hacıları hocaları konuştuk ya hemen bir hoca üzerine bir hikaye anlatmaya başladı...
-Fıkra mı, diye sordum, "hayır tamamen gerçek, yaşanmış bir olay" dedi.
Müthiş nargile tiryakisi bir hoca varmış bir zamanlar.
Nargile tüttürmeden edemezmiş....
Camiden çıkıp, bir an önce nargilesini hazırlamak için hızlı adımlarla eve giderken gözü hiç bir şey görmezmiş.
Fotoğraftaki hocayı hatırladım birden ve sordum:
-Selimiye'de mi imamlık yapıyordu?, "Bilemeyeceğim, ya ordaydı ya da bir başka camide" dedi.
Hoca elinde tespih, dudaklarında dua hızlı adımlarla evine doğru yol alırken muzip bir adam takılmış peşine.
Alıkoymuş hocayı yolundan ve aralarında şöyle bir konuşma geçmiş:
-Hocam, peşine takıldım, senin neden acele ettiğini biliyorum ama benim de bir müşkülüm var. Yardım et bana.
-Söyle evladım, acele söyle. Nereye gideceğimi biliyorsun.
-Hocam sen eteğinde namaz kılınacak, eli öpülecek bir adamsın. Bir müşkülüm var.
-Eee anladık, anlat artık nedir müşkülün?
-Üç ay kadar önce evlendim.
-Allah mübarek eylesin.
-Her şeyi bende görsün diye okumamış, kültürsüz birini aldım. Hiç anlaşamıyoruz. Ben mangal tahtası derim, o bayram haftası. Acaba ne yapsam?
- Boşa onu... İki şahit çağır, bu kadını boşadım de, kurtul elinden.
-Ama hocam boşayamam. Gece oldu mu bir cilvesi var, biterim, bayılırım.
Hocanın bıyığı sakalına karışır:
-Öyleyse boşama.
-Ama hocam, annemle hiç iyi gitmiyor, anlaşamazlar.Annem tutturdu, ya ondan ya benden diye. Hakkını helal etmezmiş.
-Boşa öyleyse.
-Ama hocam peşin söyleyeyim, annem yatalaktır. Her hizmetini bu karı görür.
-Boşama öyleyse..
.-Ama hocam...
... Derken Ramazan topu patlıyor; hoca yerinden sekiyor ve öfkesinden elindeki tespihi yere savuruyor.
-Allah belanı versin senin de ananın da!
Hoca, dökülen tespih tanelerini toplamadan adeta koşarcasına oradan ayrılırken muzip adam arkasından zevkten
dört köşe söylendi:
-Allah senin de belanı versin!
***
Haftaya yeniden buluşmak üzere esen kalın.
|