Kibris Gazetesi
ARŞIV


EN ÇOK OKUNANLAR
Futbolda alınan sonuçlar ve günün programı
Mağusa, Ocağı yaktı: 5 - 1
Tatlısu liderliği sevdi: 2-0
Baf Ülkü Yurdu: 1- Lefke: 2
İkisi de alkışlandı: 1-1
Devlerden "tık" yok: 0-0
Gönyeli Oşan'a DAÜ şoku 71-60

YORUMLANANLAR
Dikkat, bazı pastörize inek sütleri bozuk [1]
Söyleşi Rap ve R&B'nin Kıbrıslı sesi… [1]
Türkiye Kıbrıs konusunda geri adım attı [1]
KIB-TEK yolsuzluğu davasında karar pazartesi açıklanıyor [1]
Güney'in de derdi mülteciler ve gece kulüpleri [1]
Dansçılar öğrenciydi [10]
Soyer'e rakip Yorgancıoğlu mu? [1]
Avcılardan ağaç katliamı [9]
Tek suçlu olarak okul idarelerinin gösterilmesi doğru değil [1]
Okan Ersan, Almanları büyüledi [2]
İki çocuğuyla sokağa atıldı [2]
Dünya Çocuk Hakları Günü etkinliklerle kutlandı [1]
Bizim Parti, ÖRP'ye katıldı [1]
Skandalda ikinci perde [36]
Tolga'dan bateri şov [2]
Lefkoşa'da bıçaklı kavga [1]
Sevgilisinin boğazını kesti, 6 yıl hapse gitti [2]
Yüz yüze çarpışıp,kaldırıma çıktılar [1]
13. maaş devam edecek, ikramiyelerden vergi yok [4]
Defalarca takla attı, sürücü hafif yaralandı [3]



Komedi sanatçılarına taş çıkartan bir tip: Seydali

Bilbay Eminoğlu

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   21 Eylül 2008, Pazar Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder
Cuma günü zaman zaman yaptığım gibi Lefkoşa'nın surlar içine yürüdüm.
Niyetim Lokmacı'nın oralarda dükkânı bulunan eski bir dostla nostaljik bir sohbet yapmaktı.
Oraya varıncaya kadar geçtiğim yerlerde boşu boşuna eskilerden bir sima aradım. Ne gezer.
Eski mekânların çoğu da ortada yok, kalanlar ise kaybolmak üzere.
Her zaman olduğu gibi bir burukluk sardı içimi. Sonra bir teselli buldum kendime.
İyi ki tarihi eserlerin çoğu ayakta kalabilmiş. İyi ki onlara dokunmamışlar. Yoksa eski Lefkoşa'dan eser kalmayacaktı.
Dostumun dükkânına vardığımda kapısını kapalı buldum; yokladım kilitli.
Birden camın üzerine yapıştırılmış bir not ilişti gözüme: "Yan taraftaki kahvedeyim, her an gelebilirim".
Biraz bekledim, sonra yan taraftaki kahveye baktım, bulamadım onu.
Telefonlaştık ve bir başka gün buluşmaya karar verdik.

  ***
İyi ki öyle oldu. 'Her olmayan işte bir hayır var' derler ya, dönüş yolunda hiç ummadığım; hiç beklemediğim bir şey oldu. Aylardan beri aradığım, hayatta olup olmadığını merak ettiğim çok eski bir dostla karşılaştım.
İlk bakışta tanıyamadım adamı, seslenmese geçip gidecektim.
Eski polis merkezinin karşısında tam köşede bisikletiyle yanımda durduktan sonra elini omzuma koydu, gözlerini gözlerimin içine dikti.
-Ne be Bilbay, tanımadın beni? 
Baktım baktım; yüzü hiç de yabancı değil, adı dilimin ucunda ama ne yalan söyleyeyim tanıyamadım.
-Mullahasan'ın kahvesini getir aklına, bir garsonu vardı, der demez adamın yüzü sanki birdenbire değişmiş ve yıllar önceki halini almıştı. Gözleri, şeklini hiç değiştirmediği ince bıyığı ve sesi, yıllar önce tanıdığım Seydali'ye aitti.  
-Aman Allahım! Olamaz, inanamıyorum, Seydali'sin sen, dedim ve hiç neşem olmadığı halde birlikte bastık kahkahayı, sarıldık birbirimize..
Artık bırakır mıyım onu....
-Yürü, dedim bir yerlere oturalım biraz sohbet edelim, Seni gökte ararken yerde buldum.
-Tamam Bilbaycığım, dedi, "Gel arkadaşların bet mi ne derler (bet ofisi demek istedi) kafesine girelim."
Dükkânına gittiğim eski dostumu yerinde bulamadığım için sevindim. Onu bulup orada oturup kalsaydım Seydali'yi kaçırmış olacaktım ve bir de bakalım ömrümüz yeterse bir daha ne zaman ve nerde buluşabilecektik.
Yaşamımda ilk kez bir bet ofisine girdim. Acaba bu gibi yerler orada gördüğüm gibi mi?
Gördüğüm kadarıyla son derece modern, temiz ve tertipli. Müşterilerin rahatlığı için her şey düşünülmüş. 
Duvara sıra sıra plazma ekran TV'ler yerleştirilmiş salonda karşılıklı oturarak kahvelerimizi söylediğimizde,
bu buluşmadan, onun da çok sevindiğini gördüm.
Ve hiç vakit kaybetmeden sordum:
-Nerelerdesin be Seydali, nerden çıktın böyle, ne yapıyorsun? Anlat. 
-Londra'daydım geldim, dedi
Ve her zaman olduğu gibi bastı kahkahayı.
Adam bir söyler, iki güler.
Bütün yaşamı böyle geçti. Hep güldü, güldürdü.
Deli dolu, şen, şakacı, birilerine takılmadan, birilerini güldürmeden edemez.  
İki çift laf etmeye-görsün, hemen ardından ağzından konuyla ilgili ya da ilgisiz, kendi uydurduğu ya da bilinen ama biraz değiştirdiği bir dörtlük dökülür.
Nitekim, ona "seni gördüğüme inan ki çok sevindim" der demez sıraladı dörtlüğünü:
"Kuzu üstünde bakır/ Bilbay'ın gözleri çakır/ Seydali'yi görünce/ Oynadı şakır şakır."
Hemen ardından bir daha:
"Tabağa koydum şeker/ Bu dünya böyle geçer/ Seydali'yle arkadaş olursan/ Ömrün çok güzel geçer."
Sohbetimiz süresince ikide bir benzeri dörtlükler sıralayıp durdu.
-Nerden öğrendin bunları?, diye sorduğumda "Ne öğrenmesi Bilbaycığım...Uydur uydur gitsin" dedi.  
Konuşacağımız, ona soracağım o kadar çok şey vardı ki, hangisinden başlayacağımı bilemedim.
Benden büyüktü ama yaşını tam olarak bilmiyordum, damdan düşer gibi sordum...
-Daha çocuğum, 1931 doğumluyum, dedi.
78'ine girmiş bir adamın bu denli güler yüzlü, bu denli şakacı, yaşamla bu denli barışık olabileceğini düşünebilir misiniz?
-Londra'da biraz İngilizce öğrenebildin mi bari? şeklindeki soruma yanıtı beklediğim gibi yine güldürücüydü:
-Bir İngiliz bana öğretmeye kalkıştı. Canını yedi ama bende kafa mı var, İngiliz Türkçe öğrendi ben İngilizce öğrenemedim.
Tam yeriydi okuyup okumadığını sorduğumda, yanıtı yanımızda oturan ve konuşmalarımıza kulak misafiri olanları da güldürdü.
-Okudum ya... Birinci geldim... İlkokulu 9 senede bitirdim.
Ve hemen ardından ağzından bir dörtlük daha döküldü: 
"Vücut bir gemi/ Fikir yelkeni/ Akıl dümeni/ Kullan da göreyim seni/ Ben de bilmem ne bok yediğimi."
Birden fark ettim. Genç nesil nerden bilecek ama hani Türk sinemasının bir "Cilalı İbo"su, rahmetli
 Feridun Karakaya vardı ya, bizim Seydali tam onun kopyası. İyi bakın şu fotoğrafına.
Epeyce zaman önce Mullahasan'ın kahvesini anlattığım bir yazımda ondan biraz söz etmiştim ama meğer daha ne hikayeleri varmış da bilmiyordum.
Bir an önce sormak istiyordum; içimden bir ses bana, hayatından çok ilginç kesitler anlatacağını söylüyordu. 
Yanılmadım. Anlattı da anlattı. Her anısı ayrı bir kitap olur. Gülmekten kırıldım!  


  ***
Fakir bir ailenin çocuğu olarak geldi dünyaya... Çocukluğu yokluk ve sıkıntı içinde geçti. İlerleyen yaşlarında da çeşitli zorluklarla karşılaştı. Genç yaşlarında atıldığı iş hayatında bile parasız kaldığı zamanlar oldu, delik ayakkabılar, yamalı pantolonlarla dolaştı. Ama yaşama hiç küsmedi; her zaman güler yüzlü oldu. Kendini herkese sevdirdi, herkesle dostluk kurdu. Hiçbir şeyi dert etmeyen, dünyayı umursamayan, gününü gün eden şakacı, hoş
sohbetli biri olarak tanındı. 
Dünkü sohbetimizde öğrendim... Çok zor koşullar altında evlenmiş, iki erkek bir kız çocuğu olmuş. Evlenmişler, İngiltere'de kalıyorlarmış. İlk torununu görme mutluluğunu yaşamış.
Ekmeğini hep kahvehanelerde garsonluk yaparak kazanmaya çalıştı.Yaşamı kahvelerde geçti. Yıllarca Mullahasan'ın kahvesinde, Enver'in kahvesinde ve Arap Hasan'dan aldığı kendine ait kahvede çalıştı. 
Ben onu 60'lı yıllarda Mullahasan'ın'ın kahvesinde tanıdım.
-Hatırlar mısın, Mullahasan'da iki elinde beş altı tepsi taşırdın ve adeta koşarcasına götürür koyardın müşterilerin önüne, dediğimde, "5-6 ne, 12 tepsiyi birden, damla kahve ya da su dökmeden götürürdüm."dedi
Kahvenin o zamanlardaki müşterilerini anımsamaya çalıştık birer birer; o söyledi, ben söyledim. Kimler yoktu ki.
Seydali en son Abbas Onbaşı'yı saydı... "Aptal Onbaşı derdim ben ona" dedi. 
Konuşurken, bir gözü de, duvardaki TV ekranındaydı. Köpek yarışları gösteriliyordu, çok meraklıymış.
Sonra "Bak sana bir şey anlatayım" diye devam etti: 

  ***  
"17-18 yaşlarındaydım. Mullahasan'ın kavesini, oğulları Hüseyin ve Orhan'dan önce baba Mullahasan'ın işlettiği zamanlar kahve sabaha yakın 2'de açılır, ertesi gün akşam saat 7'de kapanırdı. Mulla efendi saat 7'den sonra mutlaka kapatırdı kahveyi. Bir gece Beliğ Paşa Sineması'ndan saat 10-11 gibi çıktıktan sonra kahveye doğru yürürken uyku bastırdı beni. Kahvenin açılmasına daha çok vardı ve biraz uyuyayım dedim, ama nerde yatacaktım. Baktım kahvenin önünde bir otomobil duruyor. Etrafta da kimse yok. Girdim, arka koltuğa uzandım. Sahibi gelirsa nasıl olsa beni uyandıracaktı.Uyuyakaldım. Ne kadar uyuduğumu bilmem. Ansızın uyandığımda bir de baktım arabada giderim. Yavvole! İş açtım başıma. Hiç sesimi çıkarmadım, sindim kaldım. Adama ansızın seslenirsem korkudan yoldan çıkabilir, tumba olabilirdik... 
Giderik giderik yol bitmez. Her taraf karanlık, otomobil içine hiç şaf gelmez. Nere gider be amma bu adam. Türk mü Rum mu onu da bilmem.. Meğer adam Leymosunlu, Leymosun'a gider. Epeyce sonra araba durduğunda anladım Leymosun'da olduğumuzu. Adam arabadan indi ama beni gene görmedi. O zamanlar arabaların içinde kapıyı açtığında yanan ışık da yoktu galiba. Eve girince açtım kapıyı çıktım. 
 Eee ne b.k yeyceğim şimdi. Nasıl gidecem geri Lefkoşa'ya?. Saat 2'de kahve açılacak, Mullahasan bekler. O zamanlar Leymosun'a gidiş veya geliş bir buçuk liraydı, benim cebimde kuruş yok. Düşüne düşüne yürümeye başladım. Bir de baktım bir kunduracı dükkanının önünde kocaman karton bir kutu, içi zibil oldu. Deri parçacıkları sicimler falan. Kutunun üstünde radio yazar. Hemen aklıma bir şey geldi. Kutuyu boşaltmadım. İçindeki sicimlerle dört bir tarafını bir güzel bağladım ve yüklenip gittim. Biraz sonra baktım, bir Rum taksici durdu yanımda, aşağıya indi ve 'Bir yere mi gidecen efendi?' diye sordu.... Benden daha iyi Türkçe bilirdi. 'Evet' dedim, tam zamanında geldin, elim kolum koptu. Bu radyoyu yeni aldım, eve götüreceyim, Lefkoşa'da kalırım dedim. Rum hemen açtı bağajı ve ben güya içinde radyo var, aman kırılmasın diye dikkat edermişim gibi kutuyu bağaja yerleştirdim. 'Tamam' dedi Rum, 'Korkma bir şey olmaz'. Çektik geldik Lefkoşa'ya. Beliğ Paşa'nın yanında durdu. Arabadan endim ve Rum'a biraz beklemesini, para alıp geleceğimi söyledim. Benden şüphelenemezdi. Nasıl olsa bağajda kocaman bir radyom vardı, Tabii ben hemen toz oldum. Evkaf'ın arka tarafına saklandım ve bir köşeden gizlice adamı seyretmeye başladım. Bakalım ne yapacaktı. Biraz sonra boru çalmaya başladı... Durdu, sonra genel 'bap bap bap' boru. Ben gülerim tabii, bir taraftan da orada bulunan armut ağacından bir bir koparıp armut yerim. 
Epeyce bekledikten sonra Rum bagaji açtı ve tabii başına gelenleri öğrenince küplere bindi. Ellerini havaya kaldırdığını sonra da başının üzerine kopduğunu gördüm. Saçlarını çekiyordu galiba. Kutuyu aldığı gibi yolun ortasına vurdu. Sonra sürüp gitti. Saklandığım yerden çıkıp Mullahasan'a doğru yürümeye başladım. Bir de ne göreyim; galiba sokak sokak beni arardı, Evkaf'ın önünden bana doğru gelir. Koştum gene ortadan kayboldum....

  ***
Seydali daha neler anlatmadı neler... 
Her anısından bir komedi filmi yapılabilir.
Ama yerim kalmadı. Kısmetse haftaya devam edeceğiz.
Esen kalın.  



   528 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazılarını görüntüle
22 Kasım 2008, Cumartesi   Merkezi Cezaevi yanardağ gibi!
21 Kasım 2008, Cuma   Dostlar alışverişte görsün
20 Kasım 2008, Perşembe   Her işimiz yarı buçuk!
19 Kasım 2008, Çarşamba   Kim dur diyecek bu gidişata?
18 Kasım 2008, Salı   Allah garibi sevindirmek isteyince...
16 Kasım 2008, Pazar   "Halis tegge südündendir (!)bu mahallebiler"
15 Kasım 2008, Cumartesi   25 yıl önce, 25 yıl sonra
14 Kasım 2008, Cuma   İstenince oluyor işte
13 Kasım 2008, Perşembe   Aslında suçumuz büyük!... Hak ettik bu ağır cezayı!
12 Kasım 2008, Çarşamba   Kıbrıs, barış, çözüm diye diye...



DÖVİZ KURLARI : .
DÖVİZ CINSI ALIŞ SATIŞ
1 DOLAR 1.6699 1.6817
1 STERLİN 2.4983 2.5169
1 EURO 2.1017 2.1165



YAZARLAR : .

Bener HAKERİ

Yağmur yere indi

Sevilay SADIKOĞLU

Biz de Dünyalı mı olduk

Bedia BALSES

Atilla İlhan’ca Sayıklamalar

Cumhur DELİCEIRMAK

Hükümetler kaça ayrılır





© 2003 - 2006 Kibris Gazetesı
Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak belirtilmeden yayınlanamaz.
Haber Merkezi: info@kibrisgazetesi.com
Sitedeki tüm harici linkler ayrı bir sayfada açılır. Kibris Gazetesı harici linklerin sorumluluğunu almaz.
Last Digital
eNewspaper Automation Software
Technology by:
                     
Dışarıya link Last Digital