|
Yahu, her insanın bir doğum günü yok mudur? Öyleyse insanın doğum günü yeni bir yılın başlangıcı değil midir? Herkesin Yılbaşı kendi doğduğu gün olduğuna göre doğum gününü şu ya da bu şekilde kutlayan insan Yılbaşını kutladığını sanıverse, buna inansa kıyamet kopmaz ya. İçinizden birçoğu şimdi:
- "Ama" diye itirazı patlatıyor, "Yılbaşını ülkedeki bütün insanlar kutluyor. Dediğin yapılsa bu olmayacak ki!"
A beylerim, a hanımefendilerim! Olmayacak ya, Yılbaşılar böylesi kutlansa kimileri bir şeyleri yitirirken çoğu insanın yanı sıra hatta ülkenin neler yitireceğini düşünsenize! Her yıl sonunda gelecek yıl kutlanmasa bunca şarkılı, türkülü, dansözlü mansözlü yerler ne yapacaktı?
Ben, çoğunuzun, tanıdıkların aksine bu yıl sonunda çalışmıyorsam evden dışarı çıkmamağa; televizyonu açarak habire kanal değiştirmemeğe, beğensem de beğenmesem de zorunluymuşum gibi kimisini seyretmemeğe karar verdimdi. Televizyon seyredeceğime söz gelimi bir türlü bitiremediğim, yarıladığım, Osman Güvenir'in son öykü kitabını açarak öykülerini okumağa karar verdimdi.
Yıl sonundan önce Yılbaşı gecesi dedikleri günle (O gün aynı zamanda bayramın birinci gününe rastladıydı.) gecede çalışmayacağımı öğrendiğimde inanınız ki böylesi gecede çalışmayacağım için hiçbir sevinç belirtisinde bulunmadım. Bunu söylediğim, Yılbaşı gecesi çalışıp çalışmamamın önemli olmadığını dediğim birisi suratıma tuhaf bir bakış fırlatıp şöyle dedi:
- "Elbette önemli değildir. Dışarı çıkmamağa, evde kalmış kızlar gibi evde oturmağa karar verdiğine göre ne umurunda! Zaten bu yaştan sonra şarkılı markılı, dansözlü mansözlü yere ha gitmişsin ha gitmemişsin. Ne yazar?"
Adama bak yahu! Güpegündüz yüzüme karşı neler söylüyor. Ne yani yetmişindeysem bende hiç mi iş yok? Şimdi kalkıp da övüneyim mi ona? Terbiyemi mi bozayım? Kıbrıslının deyişince içimden "değmez" deyip hiçbir şey demedim. Şimdi bu anda okurlardan birisinin:
- "Sükut ikrardan gelir." dediğini bilmiyor muyum sanıyorsunuz? Bu dünyada yetmiş yıl boşuna mı yaşadım?"
Yılbaşı gecesi gelip çattı. Evdekiler Yılbaşını geçirmek için, onların çağrısıyla bir akrabanın evine gitmeğe karar verdiler. Benim de gitmemi istedilerse de "Eh!" dedim kendi kendime, "Bu kez de kambersiz düğün olsun." ve evde kalacağımı söyledim. Dibelik çok kez, yazmıyor, okumuyorsam saat on olmadan yatıyorum ya bu gece de bu alışkanlığımı bozmayacağıma, politikacı olmadığıma göre verdiğim kararı değiştirmeyeceğime, 'Söz bir, Allah bir.' örneği sözümden dönmeyeceğime inandıklarından ısrar etmediler. Israr etseler de daha önce dediğimce kararımı çoktan verdiydim.
Bu Yılbaşı gelmeden önce habire elektrik kesintileri oluyordu ya, ilgililer çeşitli nedenlerden kesintilerin olduğunu her açıklayışlarında yanımdakilere:
- "İnanmayınız." diyordum, "Bu kesintilerin nedeni olsa olsa Yılbaşı gecesine hazırlık olsun diyedir."
Dediklerimden kimsesi usumdan geçenleri tahmin edemiyor, ne demek istediğimi soruyorlardı. Onlara:
- "Mazottan tasarruf yapıyorlar." diyor ve devam ediyordum, "Daha az mazot gitsin diye böylesine kesinti yapıyorlar ki Yılbaşı gecesi bizleri ışıksız bırakmasınlar."
Bu düşünceme inanıp inanmadıklarını bilmiyorum. Çünkü dediklerimden birisi olsun çıkıp:
- "Haklısın." ya da "Haksızsın." demedi.
Nedir kendimi buna öylesine inandırdım ki hani yayın organım olsa, gazetenin birisinde köşem olsa bunu dile getirmekten kendimi alamayacaktım. O zaman acaba KIB-TEK ilgililerinden birisi suskunluğunu bozup bu konuda açıklama yaparak yazılanların yanlış olduğunu ve elektrik kesintilerinin başka nedeni varsa onu açıklar mıydılar? Hiç sanmıyorum.
Bu lafazanlığı bir yana bırakarak öyküye kaldığım yerden devam etsem mi? İstemiyorsanız siz de şakkadak elektiriği, akımı kesercesine buradan ötesini okumayınız canım ve tam da evdekiler dışarı çıktıklarından beş dakika geçmeden bulunduğum bölgedeki akımın kesildiğini öğrenmeyiniz. Bu bölgede gazino mazino ya da eğlence yeri yoktu ki yaşlandığını sandığım tırafo öncelerde değiştirilmiş olsundu.
Pencereden karşıya baktım, beş yüz bilemediniz yedi yüz metre ötemizdeki evlerde ışıklar vardı. Yoksa bu evlerin tümünde üretici nam-ı diğer jeneratör mü vardır? Gaz sobası yanıyordu; ışık veren çakmağı aldım, düğmesine basarak verdiği mavi ışıkla çevrenin gerekli yerlerini aydınlattım. Yatak odamıza çıkmadan buzlukla televizyona giden akımı pırizden - sanki varmış gibi - kestim, oradan yatak odasına gidip cep fenerini aradım. Cep fenerini her zamanki yerinde olduğundan kolayca buldum.
- "Yahu" dedim kendi kendime, "daha önceden, her zamanki gibi cep fenerini yanına niye almadın?"
Almadımdı, çünkü hiç olmazsa bu Yılbaşı gecesinde elektriklerin, akımın yüzde yüz kesilmeyeceğine kendimi inandırdıydım. Al sana inanmanın mükafatını: Televizyonu seyretmemeğe karar verdiğin halde açma , mum ışığında kal da Hanya'yı Konya'yı öğreniver. Cep fenerini aldıktan sonra bitişik olan salonla aşevinin çeşitli yerlerinde demir ayaklı mumluklara yerleştirilmiş mumları teker teker, içimden buraya yazamayacağım küfürleri ederek yaktım ve geçip sobanın karşısına oturdum. Oturur oturmaz usuma piknik tüp geliverdi:
- "Onu da yaksam mı?" dedim kendi kendime, "Ama içindeki gaz azaldıydı. Bu meret akımın ne zaman geleceği belli değil ki! En iyisi onu sonraya bırakmak. Öndeki üç bayram gecesi cereyanlar kesilirse o zaman kullanır, bitince yenisini alıveririz."
Öyle mi yaptım? Kararsızın biri olduğumu biliyorsunuz. Kararımı değiştirerek yakıp okuma yazma masamın zorlukla yer açtığım bir köşesine koydum. Mübarek, yanıyorken ses çıkarmıyordu; demek ki içindeki gaz ha bitti ha bitecekti. Bilgisayara aktarılmış, çıkışını yaptığım yayımlanmayan öyküleri önüme çektim; okumağa, eklemeler, çıkarmalar yapmağa başladım. Üç öykü bu eklemeler, çıkarmalarla lale tarlasına dönmez mi? Dördüncüye başlamadan yazı masamın üzerine düşen tavandaki 75 mumluk lamba yanıverdi. Karanlıkken ışık veren mumlarla piknik gaztüpünü söndürdüm. Buzdolabıyla televizyona akım veren düğmelere bastım.
- "Oh be!" dedim içimden, "Uygarlığın nimetlerinden yararlanmak ne güzel şeymiş."
Sevincim, bu duygum yedi dakika bile sürmedi. Akım yine kesiliverdi; tekrar kalk televizyonla buzluğa akım ileten düğmelere bas, mumları tekrar yak! Of be, böyle uygarlığın...
- "Sabret beyim!" diyerek sinirlerime hakim olmağa çalıştım, "Sinirlenme! Sinir hastası olursan bir de doktorları dolaş, vizite mizite, ilaç milaç, masraf üstüne masraf. Vazgeç! 'Öfkeyle kalkan zararla oturur.'u boşuna dememişler. Otur oturduğun yerde ve karşıdaki ışıklarla Beşparmaklar'daki bayrağın ışıklarını göremediğin için de sakın ha üzülme!"
Kalktım, televizyonla buzluğun akımlarını kesiverdim; mumları yaktım, piknik gaztüpüyse bir türlü ışık vermek için yanmayıp o da elektrik kurumunun yanında yer aldı. Ne olursa olsun öfkelenmemeğe çalıştım. Oturdum ve kendi kendime "Allah beterinden saklasın!" diyerek akımın verilmesini bekliyorken öfkelenmeyişime yardım edecekmişçesine sigara üstüne sigara içtim. Aradan yarım saat kadar, belki de daha fazla, bir süre geçti. Yeniden baş ucumdaki yetmiş beş mumluk lamba yandı. Buzluğa akımı verdim, ne olur ne olmaz diye mumlardan ikisini yanık bıraktım, televizyonu açtım. Halbuki mumları yanık bırakırken buzlukla televizyona akım vermemeliydim. Bunu düşünmeme karşın uygulamadım. Televizyonu açar açmaz ekranda dansözün biri göbek atıyordu.
A dostlar! Vur patlasın, çal oynasın devrinde miyiz şimdi? Saat 24'ü devirince yakınlarıma telefon ederek yeni yıllarını kutladım. Kutlayamadıklarımınsa başlayan yeni yıllarını öykünün sonunda kutluyorum. Öykülerimi okumuyorlarsa ne yapayım? Elektririkle ilgili olanların yeni yıllarını bu yılın sonunda 2008'in girişinde kutlamağa karar verdim. Nasıl olsa elektrik sorununu 2007'de çözümleyeceklerini dememişler mi? Çözümleyemezlerse kutlayışımı geri alacağımın bilinmesini istiyorum.
Dikelya'nın kuruluşu ve getirdikleri
Dikelya (Dhekelia), İngiliz ordusu için kurulmuş kasabadır. Bu kasabanın kurulması için o yıllarda 10 bin isterlinin üzerinde para harcanıldı. 1953'lerde kurulan Dikelya'daki altyapıyla binaların yapımı için ilkin 3 bin işçi, teknisyen vb. çalıştırıldı; sonradan bu sayıya yüzlerce dahası eklendi. Dikelya yöresinde yeni köyler kuruldu, bu köylere refah geldi.
1974 sonrasında gelişmeğe en güzel örnek Pergama'dır. Pergama ya da Beyarmudu, İngiliz üsleri sınırları içerisindedir. 1974'teki Barış Harekatı'ndan sonra Güney'le Kuzey arasında adeta kapı görevini gördü.
O günleri yaşayıp Güney'den Kuzey'e bu kapıdan girenler bilirler ki bu bölge iyi, kötü öyküleri taşımaktadır. Pile'yle birlikte geçiş yeri olan Pergama'da nice alışverişler yapıldı. Bu alışverişlerden kârlı çıkanlar mı? Bunları ilerilerde o günlerin öykülerini yazacaklar anlatsın.
Venüs Tapınağı'nın Lodolf von Suchen'e göre Kıbrıslılar'a etkisi
İ.S. 1336-1341 yılları arasında Kıbrıs'ı ziyaret eden Ludolf Von Suchen bir zamanlar "Paphos" yakınlarında Venüs'ün tapınağının bulunduğunu, buraya tapınmak amacıyla uzak yerlerden gelindiğini, gelenler arasında asil lordlar, leydilerin olduğunu yazdığı gibi Tıroya'nın yok edilmesinin tavsiye kararının da burada alındığını belirtmektedir.
Lodolf Von Suchen, Tıroyalı Helen'in Kıbrıs'a geldiğini, burada tutsak edildiğini yazmaktan geri kalmamakta Afrodit tapkısını söz ederek "Bu tapınakta" demekte ve şöyle devam etmektedir: "Tüm leydiler ve küçük hanımlar, kendilerini, nişanlanmadan önce erkeklere teslim ederlerdi."
Wespalia'daki Suchen Kilisesi papazı Kıbrıs'taki insanların, diğer ülkedekilere kıyasla, "daha lüks içinde" yaşadıklarını, "Kıbrıs'ın toprağının, özellikle Venüs tapınağının olduğu, üzerinde uyuyan kişiyi, akşamdan sabaha şehvet duygularıyla dolu bir kişi yapar." diye yargıda bulunmaktadır.
Öküz
Durur bir yerde;
Öylesine ki,
Tutsak sanki!
Öylesine uysal ki;
Susar susarsa,
Acıkırsa bakar yalnızca.
Burda ya da orda;
Dün ya da bugün,
Değişmez kaderi öküzün.
B. H. Hakeri |