|
Sünûhât 04 Mart 1909 Perşembe; Sayı: 115
İslâm Gazetesine Son Yâdigârımız! (Geçen haftadan devam) Bir Osmanlı doktorunun “Alman” adından şeref araması kadar alçaltıcı bir şey yoktur. Eğer gerçek – dışı olarak bir doktor ‘Almanya’da ihtisas yaptım” derse artık bunun derecesini nasıl saptayacağız? Bundan sonra yüksek okullarda sağlık öğretmeni olarak görev yaptığını söylüyor. Bu, tahmin edilmez. Bir okulun öğrencileri, çoğunlukla, zor durumda olurlar mı ki böyle bir öğretmene ihtiyaç duysunlar? Acaba, hangi yüksek – okullarda öğretmenlik yaptığını sorabilir miyiz? Evet, dendiği gibi Ser-Asker Rızâ Paşa hâin idi, alçaktı; fakat bunun ihânetine tahammül edilmediği nasıl anlaşılır? Askeri idare makale sahibini Yemen’e göndermek istedi, isabet! Bir asker emre uymakla yükümlüdür. Hayatının ilk dönemini Baf’ta geçiren bir insan için Yemen fena bir memleket olamaz. Burada iki suç ortaya çıkar ki biri, askeri bir emre uymamak, öteki ise vatana hizmetten kaçınmaktır. Rıza Paşa’nın bu konudaki tutumunda zerre kadar bir yanlış görülmez. Bir Baflı Yemen’e gitmezse kimi göndermeli? Rus sınırında ne kadar İstanbullular var. Fakat, ne çare, asker emre boyun eğecektir. “Vatana iyi hizmet etmek düşüncesiyle gelmiş.” Evet, iyi hizmetleri görüldü!... Bütün halk bunu onaylamıştır. Bu iyi hizmetler birbirlerini izliyor. Bunun için kamuoyunun da ne yola girdiği biliniyor. Makalede kısaca bu özveri de belirtiliyor. Şimdi soracağız: Avrupa’nın hangi başkentlerine gidildi ve hangilerinde meslekle ilgili bilgiler edinildi? Pire’nin Avrupa başkenti olmadığını sanırız. Bu millete bağışlanmak istenen yaşam tarihi içinde böyle bir meslek yükselmesi yoktur. Yine soralım: Bu “yükselme” hangi buluta kadar çıkmıştır. Dahası, madem başkentler dolaşıldı, hangi hastanelerin, sağlık merkezlerinin mükemmel olduklarını söyleyebilir mi? “Hafiyelikten bahs edilen mirâs-yedi bir bey” Bu bey bir Osmanlı me’mûrudur. Mensub olduğu hükümete hizmet etmekle yükümlüdür. Atandığı yere gitmemek için gözlerine kadar çıkarmağa çalışan ve en sonunda Kıbrıs’a gelen bir kimseyi haber vermek önde gelen görevlerindendir. Evet, üstün bir harekette bulunulmuş ise o da yazılacaktı. Fakat daha yukarıda da söylediğimiz gibi böylesi bir adamı bir kişi değil, kamuoyu mahkum eder. Makale sahibinin hayatını biliyoruz. Hatta öğrenim döneminde Kıbrıs’a geldiği zaman Jön-Türkler ile Ahrâr mensupları aleyhine yazmadık ne bıraktı. Ne kadar kötüleyici söz varsa hepsini kullandı. O gazetedeki sözlerini buraya aktarmaktan utanç duyarız. Gerçekleri bilir idiyse Jön-Türkler ile ilgili evvelâ aleyhte, sonra da lehde o yazıları nasıl yazdı? O gazetede Baskıcı Yönetimi nasıl alkışladı, bu idareyi isabetli göstermek için neler yapmadı. Ne hacet! İslâm gazetesinin 11 Temmuzdan önce yayımlanan sayıları ortadadır. Aralarında umutla beslenen ne yazılar var. O, denizlerdeki üstünlüğümüz, donanmamızın mükemmelliği, İngiliz gemilerinin limanlarımıza Hükümetin izni olmadan giremediği, bu idarenin askerin karnını doyurduğu yazılı değil mi? O sütunlarda böylesi acayipliklere ne de çok rastlanmakta. Bu adamın hayatıyla ilgili tutarsızlıklar yazılarında da kendini göstermekte: “Lefkoşa’da yüklü bir maaş alan zâtdan on şilin istediği “mes’elesine geleceğiz: merak duyarak yaptığımız araştırma bizi gerçeğe ulaştırdı. O zât millet babasıdır, onun geçmişi bilinir; bu hayatın belki her gününde, her zamanında milletine karşı iyilikleri var. Bu vatanda çok nâdir yetişen böyle bir kimliğe sahip kişiler aleyhinde kalem oynatmak, bilemeyiz, insanı ne dereceye kadar alçaltır. Ahlâkın keskin kılıcı, bu haddini bilmezlerin kalemlerini parçalar, dilini koparır. “Dalkavuk olup olmadığını anlamak için on şilin borçlanmak istemiş.” Fakirliğini, ivedi ihtiyacını i’tiraf eden bir kimseye, varlık sahibi bir efendinin davranışının dalkavukluk olduğunu sanmak, aklı başında olan kişilere yakışmaz. Ama biz, makale sahibinin yapısını bildiğimizden bunu çok görmeyiz. Makale sahibine bu Efendi, hiçbir vakitte söz söylememiştir. Tutun ki, bu doktor, o cömert efendiden 10 şilin değil 10 lira istedi. Memurların para borçlandırmaları yasaya aykırı olduğundan, doğal olarak, vermemiştir. Fakat o efendinin olumlu kimliği bizlerce iyi bilindiğinden; bu para borç olarak değil de sadece, bağış, yardım, ihtiyaç giderme için istenilmiş olsa idi, duraksamada verilecek idi. Fakat yasalara aykırı bir davranışta bulunuldu. Her ne halse bu suretle de servet sahibi olunamayacağını kendisine hatırlatırız. Yazacağı yazıya da cevap vereceğimizi şimdiden söyleyerek sözlerimizi noktalarız.
Sünûhât 11 Mart 1909 Perşembe; Sayı: 116
İngiliz Balkan Komitesinin Bir Mektubu
Taymis gazetesinin bakanların değiştirilmesi konusunda tarafsız olmayan görüş ve düşünceleri, İngiliz Balkan Komitesi üzerinde kötü etki yapmış olduğu cihetle adı edilen komitenin başkanı Sir Bakiston ile yandaşları tarafından Taymis gazetesine aşağıdaki mektup gönderilmiştir: “Türkiye buhranına dair öne sürdüğünüz düşünceler, Taymis gazetesine verilen önem yüzünden, dikkat çekici ise de, izninizle, savaşla ilgili olarak bizler de başka görüşler bildireceğiz: Türkiye’de son yer alan olaylar sıradan bir iç hareketten başka bir şey değildir. Doğal olarak meydana gelmiş, Meşrutiyet’i tehlikeye itmekten ziyade, onun güçlenmesine yardım etmiştir. Kâmil Paşa’nın görevden ayrılmasıyla Türkiye’nin uğradığı ziyan – büyük hizmetlerine rağmen – pek büyütülüyor, sanıyoruz. Seksen dört yaşına basmış bir devlet adamı Türkiye’nin tek idarecisi ise, bu ülkenin geleceğinden ümit kesilmelidir. “Osmanlı Parlamentosunun 198 üyesi, sizin dediğiniz gibi, pek çok yanlışlar yapmışlarsa ve yalnız sizin görüşleriniz haklı ise, Parlamento düzeni bakımından bu pek de keder sebebi olmamalıdır. Biz daha iyimser bir yaklaşım takınarak, sırf Türkiye iç-işlerinden olan bu konuda, Osmanlı Parlamentosu haklı, İngiliz eleştirmenleri haksızdır, deriz. “İttihâd ve Terakki Cem’iyyeti, başlangıçta, doğallıkla, gizli bir kuruluş idi. Şimdi de, ihtimal ki, görünüşte yine öyledir. Fakat aldıkları kararlar daima yayımlanmaktadır. Başlarında kimlerin olduğu İstanbul’un siyasi çevrelerince biliniyor. Kuruluşun görüşleri İstanbul basınında her gün duyuruluyor. Mecliste, bu kuruma mensup birçok üye vardır. Meclisin Başkanı, Başkan yardımcısı, Kuruluşun en önde gelen liderlerindendir. Şu halde İrrihâd ve Terakki Cem’iyyeti, Almanya’daki o en iyi şekilde oluşturulmuş siyasi partilerden farklı mıdır. “Bakanlar Kurulu’nun; Cem’iyyet başkanlarından oluşmadığı sürece, Komitenin kamu-oyu, Parlamento ve Hükümet üzerinde etki ve baskısını sürdürmesi, gerekliidi ve de öyle bekleniyor idi. Devrimi oluşturanın; Türkiye’nin kamu-görevlileri değil, Cem’iyet olduğu unutulmamalıdır. “Makalemizde millet-vekilleri üzerinde yapılan etkiden çok önemliymiş gibi, söz ediyorsunuz. Bu etki göz-dağı verme ve korkutma mıdır; yoksa bizim Avâm Kamarası’nda görülen bir aşırılık mıdır? “Kesin olan bir şey varsa o da Kâmil Paşa’nın kendisini iktidar makamına getiren İttihâd ve Terakki Cem’iyyeti’ne yüz çevirerek Prens Sabaheddin’in partisine yanaşması idi. Bu parti Meb’ûslar Meclisi’nde azınlıktadır. Meşrûtiyet İdaresi Meb’ûslar Meclisi’nde çoğunluk esasına dayandığından Kâmil Paşa da azınlıkta kalmanın cezasını gördü. “Kâmil Paşa’nın Mecliste azınlık partisine meyletmesinin arkasında, kuşku yok, başka sebepler de vardı. Bunları Mecliste açıklasa idi ihtimal ki çevreyi yatıştırabilip kendisine çekebilirdi. Fakat üyelerden çoğunun Kâmil Paşa’nın açıklama yapması için bir süre istemesini teklifini de Kâmil Paşa kabul etmedi. Kâmil Paşa, Mecliste güvenilir bir kişilik olan Savaş Bakan’ı görevden almıştı. Daha yedi ay evvel düzernsizlik ve zülûm altında yaşayan bir memlekette Parlamentonun deniz ve kara konularında gayet duyarlı ve uyanık bulunması doğal ve uygundur. Çünkü Yıldız ile uyuşmaya yatkın bakanlar bu makamlara geçecek olurlarsa ya baskıcı yönetim geri gelir ya da bir iç-savaş baş gösterirdi. “İngiltere ile Türkiye arasındaki dostluğu tek bir devlet adamı ya da tek bir parti için zedelemek akılcı bir hizmet değildir. Eğer Türkiye’de İngilizlerin İttihâd ve Terakki Cem’’iyyeti’ne ya da Meclis-i Meb’ûsân’da çoğunlukta olan partiye, karşı olduğu fikri yayılacak olursa; zannetmeyiz ki bundan dolayı iki millet arasındaki dostluk artsın, ya da Meşrûtiyet İdâresinin esasları daha da kuvvetlensin.”
Tanîn
|