|
Bir varmış, bir yokmuş… Ezbere bir düzende, dört köşeli bir düzlükte, eksiklerin ve noksanların aritmetiğinin çıkarılamadığı bir ülke varmış. Öyle bir ülkeymiş ki bu, insanlar gülmeyi beceremedikleri için bilgisayarlar aracılığıyla gülme, öpme, sevme, özlem sembollerini yollarlarmış birbirlerine. Öyle çok ağrırmış ki başları, düşlerini ve düşüncelerini kullanmayı unuturlarmış. Başağrılarını dindirmeye yetmezmiş ağrıkesiciler ve ne nane limon alabilirmiş mide yanmalarını, ne de ilaçları varmış yatıştırmak için ruh spazmlarını. O ülkedeki evlerde masalların yerini cd’lerdeki süper kahramanlar, çocuk hayallerinin yerini ise aksiyonlu dövüş sahneleri almış. Bir ülke ki mal varlığı arttıkça masalsız ve yoksul kalmış…

“ Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken” diye başlayan masalı kalmayan bu ülkede “yok” var olan en çok “şey” olarak geçermiş kayıtlarda. Ne yana dönseniz eksik bir insan, yarım bir ekmek, terkedilmiş bir cümle karşılarmış sizi olmayan sokaklarında gezinirken. Az da olsa yoku var etmeye çalışan işçiler, yüreklerinden sızan ter damlalarını sürme yapıp çekerlermiş gözlerine. Azmışlar, sevgisiz bir dünyanın yeldeğirmenleriyle dövüşmekten bir “şey” olunamayacağının yenikliğiyle, sessizmişler. Üstleri başları yırtıkmış, eskiymiş sevdaları ve kapkara is kokusu taşırmış hep bakışları... Bu işçiler hala masallara ve sevdalara inandıkları için dozerin başına geçerek kepçeyi daldırırlarmış anıların düşüncesine. Üst katmanlarda aşina yüzler, gelemeyen günler hırpalansa da eski günlerin gömütünü bulmak için durmadan, tınmadan, gülmeden çalışırlarmış. Sarsılan bir geçmişin iniltilerinin duyulduğu toprak direnince, işçiler dozerden inip kazmayı, çapayı alırlarmış ellerine. Bu, daha ince kesitleri geri getirme yanılgısını taşırmış hep içlerinde. Dozerleri düşleri, kazmaları sözleri, çapaları inançlarıymış. Tek bir damla kan akmadan yaralanırlarmış masalsız kalan ülkede.
Yoklar ülkesinde yoksulluk, çocukların bir parça düş kırıntısını bilgisayarın search tuşunda aramalarıyla başlamış. Aşk denen efsanenin inancı kalmadığı için yoksullar ülkesinin kahramanları binbir çeşit sevgi ve özlem kartlarını iletirlermiş süslü ama kokusuz mektuplar eşliğinde. Tanrısal bir güç ve tuşlu bir hükmedişle isimler kroslanır, bloklanır, silinir, yutulurmuş kurmaca bir mengenede. Bu masalsız sanal çöplüğe nice isim, an, duygu atılır, satılır, yakılırmış hayasızca.. Bu dünyayı sokaklarda pirili oynayan çocuklar bilmezmiş, bilse de kullanmaz, kullansa da sevmez, sevse de öpmez, öpse de barınamazmış. Dizlerinde yaraları kanayan çocuklara klavyeler bir bardak su veremez, bir parça ekmek ve hellimin iştahlı tadından yoksun bırakırmış.
Gün gelmiş korkunç yokluklarla sanallaşan ülkede yaşayan çocuklar, hayatı herşeyin sembollerinin yapıldığı bir dünyadan ibaret sanmış. Gün gelmiş şiirler isyan bayraklarını açarak, çıkarıp başını antolojilerden hesap sormuş “üşüyorsun ceketimi al” diye yüreğinin sıcaklığını veremeyenlerden…
Yoklar ülkesinde varolmak nice varlık arasında yokolmanın kaderini taşırmış içinde. Köşe başlarında bekleyen ölü sorgucuları ellerinde küf kokan bir parça ekmekle işçilerin başında nöbet tutarken, ağzından salyaları dökülen tarih yazgıcıları stokta kalmayanlar listesinin en başına “insan”ı yazmış. Zaman, tüm etcil umutlarını sürerken yoksullar ülkesinde, isimlerin üzerine çekilen çizgiler çoğalırken ve şiirler lav olup patlarken, geri dönüş vakti gelmiş ait olunan yere Dozerler susmuş, kazmalar bırakılmış toprağın/yaşamın derinliğine. İşçiler uzak, yalnız bir yıldıza asmışlar ceketlerini ve isimlerinin karşısına toplam = zarar diye not atmışlar…
Masalı kalmayan ülkede bir yokmuş, pir yokmuş diye süregelmiş acılar…
******************
Ölü Ağustos Böceğinin Aşkı
***
Kalbime ışıltısı dokunur gecenin
Sen aşkı tanımamış
Beni rüyanda görmüş gerçeğinle
Gece bir dere gözyaşlarıyla aşk ritmi dokur
Her gece bir yazda
Bu yazıları yazdığımda
Hiçbir ağustos böceği yoktu gecelerimizde
Düşlerimiz de ölüydü
Gecelerimizden beter
Beter; artık yeter!
Sen uyuma düşlerime!
Ozan Özgenler
(Ektoplazma -Ateş Matbaacılık/2004)
*************

(Fotoğraf: Sadık DEMİRÖZ)
****************
gönderilmeyen mektuplar VII
Yüreğim ayaktaydı
Kaç kez alıntılar yaptım aşklardan
Boyamıyorum saçlarımı artık
Güneşleriyle birlikte
Koca kenti hapsettim kısır çığlıkların ötesine.
Şirin Zaferyıldızı
(Duruşumdaki ayna paramparça – KIBATEK Yayınları/2005)
*************
Adam
.önce bıyık aralarına gizledi
yarım kalan gülüşünü
.sonra sararmış bir gülü
özenle çıkarıp kitap sayfalarından
yakasına taktı
.doğrusu delikanlı adamdı
başka türlü ağlayamazdı
Tekin Gönenç
(Gönlü Güvercinli Kadın- Varlık Yayınları)
*********
Zamana Asılı Mektuplar
Doluluk ve hiçlik...Dönüyor, dönüyoruz içinde bu ruhanın...Aldı mı bizi içine yoksa biz mi girdik mandalanın yörüngesine? Dün gece mandala kitabından şu takıldı bana: Bitmek tükenmek bilmez bir olma ve yok olma, biraraya gelme ve yayılma, daireler çizme ve erime, bunlar kozmosu “Varlığa” getirmekte ve onu hareket halinde tutmaktadır...Bu bir La Danse, bu bir böceğin kelebeğe dönüşüp uçup evrene karışması, bu bir tohumun kendini oluşturup tekrardan toprağa karışması....Peki ya insan, kendine ters düşmeden soyunup soyunup tekrardan kendine açan doğanın yanında kendini soymayıp katılaşan, katılaşdıkça kabuklaşan insan? ...Kayboldu, hem de kendi yarattığı o kabukların içinde hem de aslında tüm dünyanın kabuklarını soymaya yetecek gücü varken...
Zehra n.
**********
Başucu Kitaplarından
Bireyci-kapitalist özellikler içeren “benim çocuklarım” ve senin çocukların” sözleriyle bir yere varamayız. Sözkonusu olan “bizim çocuklarımız”dır, bütün çocuklardır. Bu nedenle de çocukları toplumumuzda en önemli konu haline getirmeliyiz. Daha da ileri giderek siyasette pek sözünü etmekten hoşlanmadığımız bazı değerlere de burada değinmek istiyorum: Bunlar şefkat ve sevgidir, yaşama sevincidir, sıcaklıktır, beraberlik ve paylaşmadır. Konu son kertede mutluluk kadar emsaliz bir nokta etrafında dönüyor. Sosyal democrat aile politikasının hedefi işte o toplumu yaratmaktır.
Biz Demokrasiyi Zincirlerinden Kurtardık (Olof Palme)
AFA Yayınları, Çeviren: Dilek Zaptçıoğlu
***********
Acı, ruhun fiyakasıdır. (İsmet Özel)
**********
|