Demokrasi paradoksu!

Semra Galip Paşazade

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   24 Temmuz 2011, Pazar Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder     Paylaş Share/Bookmark

Günümüzde giderek artan şiddet olayları, yeni bir savaş alanı ve halinde yaşamakta olduğumuzu bizlere göstermektedir.
   Toplumsal hareketlere / başkaldırılara karşı, meydanlara çıkan kalabalığa karşı devletin özel timlerinin saldırdığını ve ortamın bir savaş alanına dönüştüğünü her fırsatta izlemekteyiz.
   Ortadoğu'da olsun, Kıbrıs'ın Rum/Türk kesimlerinde olsun, Oslo'da meydana gelen terörist saldırılar da dahil pek çok yerde yaşamlar alt üst haldedir.
   Bu savaş alanının ortaya çıkışına neden ne olursa olsun; siyasi liderlerle toplumu ve fundamentalizm ile kozmopolit hoşgörüyü karşı karşıya getirmektedir.  
   Küreselleşen bir dünyada, bilgilerin ve görüntülerin yeryüzünün her tarafına rutin bir biçimde aktarılmasını hepimiz seyretmekteyiz.
   Bu şekilde bizden farklı bir biçimde düşünen ve farklı yaşamlar süren başka insanlarla düzenli ilişkiler kurmuş oluyoruz. Kozmopolitler bu kültürel karmaşayı ve farklılıkları memnunlukla karşılayıp benimseme eğilimindeler. Fundamentalistler işte bu eğilimi rahatsız edici ve tehlikeli buluyorlar.
   Bu nedenledir ki; din, etnik kimlik ya da milliyetçilik gibi her alanda saflaşmış ve kendini yenilemiş bir geleneğe, genellikle de, şiddete başvuruyorlar.
   Bu şiddet en demokratik ülkelerde bile farklı yöntemlerle kendini göstermektedir. Avrupa'da devlet, terörist veya her türden muhalif duruşlar karşısında özel polis timleri kurmaktan kaçınmıyor.
   En ufak bir protestoda şiddete başvurarak göstericileri dağıtmaya çalışıyor. Ancak paradoksal bir biçimde de  kamusal alanda bireysel düzeyde yapılan protestolar sadece kamu düzenini bozma gerekçesiyle ceza alır.  
   Nitekim yıllar önce Fransa'da Sarkozy’İ evinden çıkarken protesto etmek için sokağa ürününü boca eden göstericiye verilen ceza kamu alanını kirletme cezasıydı. Anlayacağınız parlamenter rejimlerde bile "toplu" gösterilere hoşgörü zayıftır.
   Bunu da demokrasinin paradoksu olarak okumamız gerekir diye düşünenlerdenim... Bu türden paradoksların modernitenin ikilemler üzerinde oturmuş olmasından kaynaklandığını savunanlara bu bakımdan hak vermemek mümkün değil. Başka bir deyişle, modernite akılcılığa karşı akıl dışılık, meşruluğa karşı meşru olmayan gibi ikilemlere dayalı olarak işlemektedir.
   Nitekim Grek Ortodoks fundamantalizminin öncülüğünü yapan Kilise'nin, kuzeyin güneye elektrik vermesini protesto etmesi de böylesi bir paradoks. Daha da öte, üyesi olduğu AB ülkelerinin üslerinde bulunan patlayıcı maddelerini koruma önerisini red ederken, İran/Suriye'ye hoş görünerek Rum hükümetinin toplumunu risk alanında tutmayı göze alması yine başka bir paradoks.
   Sayın Erdoğan'ı protesto eden göstericilere uygulanan şiddet de hep böylesi ikilemler zincirinin bir sonucudur. Anlayacağınız demokrasi kendi paradoksunu yaşarken ona anlam yüklemeye çalışırken dahi paradoks tuzağından kurtulamıyoruz.
   Mesela bir yandan “polisin özgürlüğünden” söz ederken öte yandan da zayıf bir tarihsellik bilinciyle karşılaşıyoruz. Hafızalarımızda silindiği anlaşılan bir gerçek var: Kıbrıs Türk polisi önce İngiliz sonra da bölgelerdeki sancaktarlık sistemlerine bağlı olarak çalışmıştır. Daha sonraki yıllarda ise güvenlik güçlerinin otoritesi altında kalmıştır.
   Haliyle de Türkiye'nin eğitim metotları ile hareket etmektedir. Burada üzerinde durulması gereken konu bence Sayın Erdoğan'ın “devlete bağlı polisin oluşmasına”  yanıt olarak verdiği “neden olmasın... düşünülebilinir” yaklaşımını öne çıkaran projeler üretmek gereğidir.
   Ancak bunu yapabilmek için de durumsal politikaları iyi takip edip anında proje üreten bir siyasi baş aktörün yaşamımızda olması gerekir. Bu sadece polis kurumu için değil ekonomiden tutun da eğitime kadar tüm kurumlar için geçerlidir. Ancak giderek daralan siyasi alanımızda şimdilik böyle bir uğraşı bizi yönetenlerden talep etmek imkansız gibi durmaktadır.
   Bu açıdan özgürlüğü olmayan bir koruma sisteminin özgür olabilmesi için önce bireylerin ve sistemlerin özgür olması gerekir. Bunu sağladıktan sonra gerisi kolay; çünkü özgürlüğün tadına bir kez varıldı mı onu kimse elinizden alamaz. Bu gerçek sanırım düzeyi ne olursa olsun her türden, hatta ikili ilişkiler için de geçerlidir.
   Daha iyi bir açıklama veya yaşam elde etmek istiyorsak, demokrasi paradoksu diye isimlendirilen bu düğümü hep birlikte çözmek zorundayız. Anlayacağınız bunu sadece Türkiye'yle değil tüm dünya ile hep birlikte yapmalıyız.  
   Bu nedenledir ki, sık sık duyulan “özgürlük/demokrasi” gibi söylemlerin elimizden kayan eski değerlerin yerine oturması için farklılıklarımızla birlikte hareket etmemiz gerekir. Dünya ülkeleri ile birlikte mevcut kurumları daha fazla demokratikleştirmeye çalışmamız gerekir.
   Üstelik bunu küresel çağın taleplerine karşılık vermeye çalışan biçimlerde yapmaya ihtiyacımız var. Küresel bir biçimde ele alınmasını özellikle vurguluyorum çünkü aksi taktirde modern yaşamımıza şu an yön veren paradokslardan kurtulamayacağız diye düşünüyorum.  

 

   4136 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder     Paylaş Share/Bookmark

Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazılarını görüntüle
19 Haziran 2011, Pazar   Türkiye küresel aktör olma yolunda!
12 Haziran 2011, Pazar   Demokrasi bir retorik mi ?
05 Haziran 2011, Pazar   Modern Zamanlarda Aile Olmak
24 Nisan 2011, Pazar   Paradigma ların sonu mu?
18 Nisan 2011, Pazartesi   Siyasi boşluk!
04 Nisan 2011, Pazartesi   Özgürlüğün öteki yüzü
13 Mart 2011, Pazar   ARAPLARIN DEVRİMİ!
06 Mart 2011, Pazar   KIRILAN KONFOR: TÜRKİYE- KIBRIS YOL AYRIMINDA
07 Şubat 2011, Pazartesi   Modern zamanların sesi
30 Ocak 2011, Pazar   Krizden nasıl çıkabiliriz?