|
Aylardan marttı, mevsimlerden bahar...
Bahara ermeyen hazanların solduğu dönem...
Ne gelen vardı, ne de giden...
Aylardan mart, mevsimlerden bahar...
Yıl bin dokuz yüz altmış dört...
Matarasındaki suya tuz ekleyen etiketsiz bir genç adam...
Gökyüzüne baktı önce, sonra son görev yaptığı yere...
Nasıl olmasa, ne künyesi vardı, ne de kimliği...
Firarileri yakalayan ve kendisinin de zorunlu olarak veya başka bir deyimle mecburen bir yıl yaptığı inzibatlık döneminin başlamadığı yıl...
***
Lefkoşa'ya duyduğu özlem, en sevdiği kişiye duyduğu özlem gibi yakıyordu yüreğini...
Son kez gökyüzüne baktı...
Aylardan marttı...
Kimine göre kazma kürek yaktırıp kapıdan baktıran, kimine göre baharın kokusunun bütün çirkinliklere meydan okuduğu ay...
Yeşilin hakim olduğu bu adada, özgürlük kadar özlediğiniz, ancak kanat takıp uçamadığınız kuşların özgürlüğünün ayı mart...
***
Kararını vermişti genç adam...
Hiçbir güç onu durduramayacaktı...
İtlerin bir adamı arkasından ısıracağı günler olsa da yaşadığı, kararını vermişti...
Uzun yıllar sonra ise kararlı bir insanı engellemenin mümkün olmayacağını da öğrenecekti...
***
Bülbül'ün neden altın kafeste mutlu olmadığını, amansız bir hastalığa yakalanan bir insanın neden altın tasta su içmek istemediğini, gençliğinin düşen bir yaprak gibi hafif esen bir rüzgara teslim olacağını görecekti...
"Kaçacağım" dedi, başka bir şey demedi ve sonunda kaçtı...
Geride kalanların ihanete uğrayıp uğramadıklarının muhasebesini uzun yıllar sonra yaptığında, zarar hanesine yazılacak bir şey olmadığını da saptayacaktı...
***
Oysa ki, kendine her zaman ihanet eden, yüz yıllarca farklı medeniyetlere kucak açan, ancak hâlâ daha karanlık sokaklarında yaşanan iğrençliklere cevap veremeyen bu şehir onu çekmişti...
Her zaman ona koşacaktı...
Ayasofya'dan Sarayönü'ne, Girne Kapısı'ndan Silahtara varacak bir koşuydu bu...
Başka bir deyimle elli yıllık maraton...
|