|
Mavi bir yolculuktu bizimkisi...
Mavi bizi hep hayran bırakan renkti...
Belki şiirlerden, belki şarkılardan, belki de yaşadığımız ülkede en çok mavi ile buluşmamızdan...
Mavi gökyüzü, mavi deniz...
Bundan büyük görsel zenginlik var mı acaba diye düşünmenize gerek olmayan bir mavilik...
***
Biz de birer mavi gömlek çektik üzerimize, o zamanlar için lüks olan birer gömlek...
Dört kişiydik...
Dört arkadaş...
Dört insan...
Ayrılmamaya yemin etmiş dört genç...
Ben, Asım, Hayrettin ve Erdal...
Nereden ve nasıl olduğu anlaşılmayan bir buluşmaydı bu...
Mavinin iyi ve güzel insanların düşmanı da çoktu o günlerde...
Oysa ki biz, kimseye hiçbir konuda öfkelenmeden yaşıyorduk...
Birinin babası kayıptı, diğer üçümüz yerimizden olmuştuk...
Ortak kaderlerimiz vardı...
Asım'ın babası kayıptı, yani Asım Erk'in, bir önceki Lefkoşa Belediye Başkanı Kutlay Erk'in ağabeyisi...
Kutlay o zamanlar beyaz gömleği, kravatı ve de yüzünden eksik etmediği tebessümü ile gelirken, şimdilerde bu kente başkan olacağı aklımızın ucundan bile geçmeyecekti...
***
Dört kişilik bir orduyduk biz...
Kolay pes etmeyen...
Birimize gelen saldırının hepimize gelen bir saldırı olduğunun bilincine varan...
Dört genç insan, kendi ölçüleri içinde dört cesur yürek...
***
Böyle girdik 1964 Mayıs'ına...
Sırtımızda mavi gömlekler, etrafımızda bizi izleyen sinsi bir kahramanla...
Uzun sürmedi özgürlüğümüz...
Hayata gülerek baktığımız bir akşamüstü tutsak alındık...
Kör Avni bizi tutuklatmıştı...
Bir suçlu gibi ezik, bir adamın karşısına çıkarıldık...
Elinde boyundan büyük bir kamçı...
Yarısı yerde sürüklenen cinsten...
Boyundan büyük otoritesini ön plana çıkararak önümüzde üç tur attı...
Adı Hüseyin'di...
Sonradan Hüseyin Türker olacaktı...
Ancak, o şov gecesinin aksine biz onu sevecektik...
Çünkü ipek gibi yumuşak bir yüreğe sahip olduğunu anlamakta gecikmeyecektik...
Ve tam dört yıl dört ay sürecek o zamanın deyimiyle mücahitlik, şimdiki deyimiyle askerlik başlayacaktı...
|