|
Nereye gittiğimi bilmeden karanlıkta bir yolculuğa çıkmıştık...
Boğazı geçtikten sonra, tedirginliğim daha da artmıştı...
O günlerde, bu gizemli yolculuklarda başına umulmadık şeyler gelenler de vardı...
Oysa ki, baba olana kadar ölüm korkusunu hiç kaale almamıştım...
***
St. Hilarion'da noktalandı yolculuk...
Ağır bir suçlu gibi indim arabadan...
Ertan Çavuş karşıladı beni...
Meşhur Ortaköylü...
Sonradan otobüs şoförlüğü yapacak, bir ara ortadan kaybolacak, sonraları ise kendisine yakışmayan, beyaz takım elbise ve kırmızı kravatla caka satacaktı...
Daha sonra kaybolup gidecekti...
Tıpkı kaybolan zaman gibi...
"Saray Otel'e hoş geldin bayım" dedi...
Yeni bir av yakalayan tilki edasıyla...
"Saray Otel'e hoş geldin bayım"...
Otuz sekiz yıl bu sözler beynimde paslı bir çivi gibi duracaktı...
Bütün hikaye çalınan bir "Ronson" çakmak ve yapılan haksızlığa baş kaldırmanın bedeliydi bu...
***
Komutan Yaman'dı...
Hani o meşhur Salahi'nin "Beni Yaman değil, zamandır döven" dediği Yaman...
Asıl adını bilenler, bize bir notla ulaşırsa sevineceğim, ama Yaman dedikleri kadar kötü bir adam değildi...
Generalliğe ulaşmadan Albaylıktan emekli olacak bir karacı tiplemesi yarattı bende hep...
Tabii ki o yıllarda değil, ondan sonraki deneyimlerimin ışığında...
***
Saray Otel değildi geldiğim yer...
İlk gece elime tutuşturulan askeri battaniyenin kokusu da gerçeği burnuna fısıldıyordu...
Yarı uyur, yarı uyanık geçen ilk gecenin sabahı, esnerken ağzıma pike yaparak giren bir karasineğin iğrençliği beni kendime getirecekti...
Bir de Ertan Çavuş'a duyduğum öfke...
|