MARKAJ 20/06/2004

Ali Baturay

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   20 Haziran 2004, Pazar Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder     Paylaş Share/Bookmark

BİR BONCUK MACERASI DAHA!

Merak ediyorum, bir başka ülkede de cumhurbaşkanlığı makamında köpekler cirit atıyor mu, basın toplantıları kuş sesleri arasında yapılıyor mu?

Merak ediyorum, başka bir cumhurbaşkanı var mıdır ki "mikrofona konuşan köpeğini" çerçeveletip makam odasının duvarına assın!

Hayvan düşmanı değilim, tam tersine, hayvanları çok severim ve çocukluğum da hayvanlar arasında geçti ama hayvan sevgisinin de bir yeri ve bir adabı vardır.

Cumhurbaşkanının her kabulünde baş rollerde "Sayın Boncuk!" var!

"Sayın Boncuk!", cumhurbaşkanının kabul ettiği insanların ayakları arasında dolaşıyor, gidiyor koltuğa insanların yanına oturuyor.

Sayın Denktaş, hiç sormuyor, "Bu insanlar köpekten korkuyor mu, iğreniyor mu, alerjisi var mı?" diye.

Olur mu hiç, o bir cumhurbaşkanı köpeğidir ve saygı görmelidir!

Bir köpek düşünün ki günlerdir gündemi işgal ediyor, gazetelere manşet oluyor, cumhurbaşkanı ile gazetecilerin karşılıklı atışmalarına sebebiyet veriyor.

Sayın Doğan Harman, Genç TV mikrofonu önündeki "Boncuk" fotoğrafına alınganlık gösteriyor, bunun derin anlamları olduğunu düşünüyor (eh herhalde bizden daha iyi tanıyordur hazretlerini!) ve bu "gözde hayvanı" manşet yapıyor, cumhurbaşkanı da kalkıyor köpeğiyle ilgili müthiş sert cevaplar veriyor.

Yalnızca cumhurbaşkanı olsa bir şey değil, fotoğrafçısı da açıklama yapıp, gazeteye gönderiyor.

Gelelim son maceraya; Sierra Leone Dışişleri Bakanı Momodu Koroma, Cumhurbaşkanı Denktaş'ı ziyaret ediyor.

Kalabalık bir heyet sarayda ama "Sayın Boncuk!", Koroma'yı da gölgede bırakıyor.

Televizyonların mikrofonlarını, gazetecilerin ses kayıt cihazlarını yüklenerek, Denktaş'ın ve Koroma'nın önüne koymaya çalışan, Denktaş'ın fotoğrafçısı Erdal Gökhan yanlışlıkla Boncuk'u basıyor ve yere düşüyor.

Canı yanan Boncuk, geri dönerek, şımarık bir çocuk gibi Erdan Gökhan'a saldırıyor ve haritada yerini bile bilmediğimiz memleketten gelen koyu renkli konuğumuz hayatının en ilginç macerasına tanık oluyor.

Boncuk'un şımarıklıkları karşısında herkes gülüyor!

Ne kadar "komik!", ne kadar "normal!" bir olay değil mi?

Sevgili Koroma, bakalım memleketinde nasıl anlatmıştır bu "unutulmaz" anı!

Denktaş'ın Kıbrıslı gazetesi sahibi Doğan Harman'a verdiği cevaba bakıyorum da bu açıklamada, "Sayın Boncuk"u insanlardan daha çok sevdiğini anlıyorum.

Denktaş'ın nazarında Boncuk kadar değerimiz olmadığını zaten biliyorduk ama bu açıklamalarla daha da açığa çıkmış oldu.

Allah bağışlasın, başka ne diyebiliriz ki?

Denktaş'ın bu topluma yaşattığı onca üzüntü, çektirdiği onca kahır varken, "Sayın Boncuk"u sorun edecek değiliz, bu da ilk ve son "Boncuklu" yazımız olsun, sonra bize "köpeği kıskandı" diyecekler...

********************

DÜĞÜNLER VE MAZERET!

Yine düğünler arttı değil mi?

Davetiye almadığınız gün yok neredeyse.

Bazen bir güne, 4-5 düğün rast geliyor.

İsteseniz de tümüne yetişemiyor, elemek zorunda kalıyorsunuz...

Yakınlarınızın, arkadaşlarınızın bu mutlu günleri neredeyse sizin için sıkıntıya dönüşüyor.

Bu ekonomik sıkıntıda takacağınız paralara mı, harcayacağınız yakıta mı yoksa yetişmek için burun buruna kaldığınız trafik kazalarına mı üzülesiniz?

Halkısınız ama gerçek dostlarınızın düğününe gidin.

İnsan davetiye verdiği herkesin gelmeyeceğini bilir ama öyle dostlar vardır ki onları böyle bir günde yanında görmek ister.

Gerçek dostların mazeret sunma hakkı yoktur!!

********************

OKURDAN

BM ASKERLERİNİN GÖZYAŞLARI

VE HELİKOPTER KONUSU

Mustafa GÜRSEL

Dördümüzün de aynı renk tişörtleri vardı; Mehmet Şehitoğlu, ikizler Mustafa ve Salih Aydın ile ben

Mustafa Gürsel'in... Sarı-mor-kırmızı çizgili ve beyaz yakalı... Mehmet, tedavi olmak için gittiği

İngiltere'den getirmişti. Böbrek hastasıydı; glomerilo nefrit... O zaman makine de yoktu...

Mehmet'in kendisinin yaptığı 4 kişilik uzun bir bisikleti vardı. Tişörtlerimizi giyer, birlikte

gezerdik. Uydurma bisikletimiz, meclisin önünde ikiye bölünmüş, düşmüştük... Mehmet hayat doluydu;

en akla gelmedik fikirlerini, "Alem olsun be, alem olsun" diyerek bizlere kabul ettirirdi.

Mehmet, hastalığı ağırlaşınca üsler hastanesine kaldırılmıştı. Bir akşamüstü, BM askerleri Mehmet'i geri getirdi. İkizlerle birlikte onu Ledra Palace barikatında karşıladık. Ben ambulansa bindim. Mehmet bitkin durumdaydı. Güneş batmak üzereydi. Mehmet'i Nalbantoğlu Hastanesi'ne getirdik. Arkadaşımın öleceğini, bu yüzden geri getirildiğini biliyordum. Ağlıyordum. Acil servis kapısında Mehmet'i sedyeye yatırdık. İkizler de oradaydı. Üçümüzün de üzerinde, dördümüzün sarı-mor-kırmızı renk tişörtleri vardı. Mehmet'i dikkatle içeriye taşıdık. Orada görevliler devraldı. İleriye gidemedik.

Üçümüz de ağlıyorduk. Pırıl pırıl yüzleri olan genç BM askerlerinin de bu sırada gözleri doldu ve yaşları yanaklarından süzüldü. İkizleri ve beni teselli etmeye çalıştılar... Mehmet iki gün sonra öldü...

Mehmet'i hiç unutmadım. O günü ve batan güneşin görüntüsünü; iki BM askerinin yanaklarından

süzülen gözyaşlarını da... O yaşlar, insanlığın gözyaşları idi...

Sevgili Ali Baturay;

Seni kardeşim gibi sevdiğimi bilirsin. Çok çalışkan, dürüst, güler yüzlü, bilgili ve sorumluluk

sahibisin. Kıbrıs'ta barış mücadelesinde, sessiz, ancak çok önemli katkıların vardır. Fikirlerimiz ve siyasi görüşlerimiz de büyük oranda uyuşur. Ancak, Mağusa'da çembere inen BM helikopteriyle ilgili yazdıklarına hiç katılmıyorum be abim... Helikopterin oraya inmesi, BM'nin insan yaşamına verdiği önemin göstergesidir be abiciğim. Bu iniş bir Türk veya Rum, ya da herhangi bir insan için de olabilirdi. Senin için, benim için de...

1964'de, 3 yaşında iken, sıcak su dolu kazanın içine düşüp yanmıştım. Ölmek üzereyken, beni de

BM askerleri kurtarmıştı...

Sevgili Ali;

Ambeligu'da (Bağlıköy) yolun kenarında küçük bir anıt var. Danimarkalı iki BM askerine ait.

1974'de harekat sırasında insani hizmet verirken, araçları yola döşenen mayına basmıştı. Biri 21, diğeri 23 yaşındaydı...

Aliciğim;

Helikopter konusunu bir daha değerlendirmeni istiyorum...

**********

GORAN BREGOVİÇ SÜRPRİZİ

8.Uluslararası Mağusa Kültür Sanat Festivali'ne emek veren herkesi kutluyorum. Her yıl hayal bile edemediğimiz sanatçı ve grupları ülkemize getirerek, bizi şaşırtıyorlar. Bu yıl en çok Goran Bregoviç'in gelecek olmasına sevindim. Tüm albümlerine sahip olduğum bu büyük sanatçıyı canlı olarak dinlemek benim için büyük ve bulunmaz bir fırsat. Goran Bregoviç'i daha çok Emir Kusturica'nın filmlerine yaptığı müziklerle tanıdık ve o eşsiz müziklerinin tadına müptela olduk.

Bregoviç'in müziği, "Rock tarzı gitar ile geleneksel vurmalı çalgıları içeren, geleneksel Bulgar müziği ve çingene nefesli çalgılar ve de orkestrasının sesleri ile birleşir. Tüm bunlar, erkek korosunun derin sesi ile yaylı sazlar orkestrasının geçmişine karşı, ruhlarımızın içgüdüsel olarak tanıdığı müziği ve aynı zamanda, dansı, karşı konulmaz bir dürtü ile selamlayan bir vücut yaratıyor."

"Çingeneler Zamanı- Times of the Gypsies", "Yeraltı- Underground", "Arizona Dream", "Kraliçe Margot- La Reine Margot", "Hayat Treni- Train de Vie", "En Büyük Günah-The Lost Son" gibi filmler biraz da Goran Bregoviç'in müzikleriyle büyüdü, hayat kazandı.

Haydi, salı gecesi Salamis Antik Tiyatro'da buluşalım, bu fırsat bir daha zor gelir.

 

**********

   6708 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder     Paylaş Share/Bookmark

Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazılarını görüntüle
06 Şubat 2012, Pazartesi   Aynı gemideyiz, birlikte boğulacağız
27 Aralık 2011, Salı   Papatya bereketi
16 Kasım 2011, Çarşamba   Gelin Gerçekleri Konuşalım
17 Ekim 2011, Pazartesi   Türkiyeli Öğreciler Kıbrıs’ta Nelerden Korkar?
14 Eylül 2011, Çarşamba   Nereye kadar?
27 Temmuz 2011, Çarşamba   Gerçekler den Kaçamayız
20 Mayıs 2011, Cuma   Hak, Tam Da Böyle Aranır
08 Mayıs 2011, Pazar   DERS KİTAPLARINI KİM DEĞİŞTİRDİ?
04 Mayıs 2011, Çarşamba   Yalan Üzerine Kurulmuş Bir Düzen
08 Mart 2011, Salı   Sağ- sol kavgasının sırası mı?