“DÜN DÜNDÜR, BUGÜN BUGÜNDÜR” MÜ, YOKSA “HAYAT SÜRPRİZLERLE DOLUDUR” MU DİYELİM?

Ali Baturay

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   9 Ekim 2006, Pazartesi Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder     Paylaş Share/Bookmark

   Hayat ne tuhaf değil mi?

   Ne zaman ne olacağı, karşımıza ne çıkacağı hiç belli olmuyor.

   Bir gün uzaktan bakıp da değerlendirme yaptığınız bir adam ansızın gelip müdürünüz olabiliyor.

   Hiç konuşmadığınız halde çok antipatik bulduğunuz birisi bir gün gelip de en samimi arkadaşınız olabiliyor.

   Astınız olup da ona dünyayı dar ettiğiniz bir kişi gün geliyor, sizinle ilgili karar alacak bir yetkiyi elde edebiliyor.

   Hayat sürprizlerle doludur, yarın karşımıza ne çıkacağı, bizi nereye sürükleyeceğini bilemeyiz.

   Saptığımız bir yanlış yol, aldığınız bir anlık yanlış karar, bazen tüm yaşantınızı sekteye uğratabiliyor.

   Boşuna dememişler, “insan ne oldum değil, ne olacağım demeli” diye...

   Bir zamanlar yanlış gördüğünü, bir süre sonra insanın doğru gibi görmesi olası değil midir?

   Elbette olasıdır, örnekleri çoktur.

   Özellikle gençlik yıllarında birtakım oluşumlarda bulunup, çok şiddetli bir şekilde o oluşumun fikirlerini savunan insanlar, ilerleyen yaşlarında aslında yanlış yaptığını düşünüp, tam tersi bir oluşum içerisinde yer alabiliyor...

   Bu tanıma uyan çok meşhur kişiler de vardır.

   Bazıları da soldan sağa kayıp, tekrar sola dönmüştür.

   Ona da “iki tarafı deneyip, doğru yola geri döndü” demek lazım herhalde.

   Elbette insan yürekten inanıyorsa ki yanlış yoldaydı ve kendince doğruyu buluyorsa saygı duyarım ama bunu para ve makam uğruna yapıyorsa, pek itibar etmem böyle bir değişime...

   Genellikle işin içine menfaat, para girince çoğu kez, ilke, prensip- mirensip kalmıyor.

   Torpille adam almaya en muhalif kişi dahi yeri geliyor, kendi yakınları için bu yöntemi kullanabiliyor...

   Süleyman Demirel’i “dün dündür, bugün bugündür” dedi diye çok eleştirmişlerdi ama bu sözü birçok kişi hayatı boyunca uyguluyor ve de böyle yaptığını kabul etmek bile istemiyor...

   “Hayat sürprizlerle doludur” demek, “dün dündür, bugün bugündür” sözünden daha masumdur, daha kabul edilebilirdir...

   O halde bir daha söyleyeyim; “Hayat sürprizlerle doludur!”

   Kim derdi ki bir gün gelecek de UBP meclis oturumlarını protesto edecek?

   Bir zamanlar CTP, hükümette olan UBP’yi mecliste protesto ediyordu, şimdilerde UBP, hükümetteki CTP’yi protesto ediyor...

   Kim derdi bir zamanlar Türkiye’nin müdahalesinden şikayet eden, Türkiye hükümetlerince istenmeyen parti ilan edilen CTP, bugün Türkiye hükümetiyle iyi ilişkiler içerisine girecek de bu kez Türkiye’nin müdahalesinden UBP şikayet edecek?

   Kim derdi ki UBP’nin başkanı TC elçisinden şikayetçi olacak?

   Kim derdi ki hem devlet hem de hükümet yönetiminde bir Denktaş olmayacak?

   Kim derdi ki hem eski Cumhurbaşkanı Denktaş, hem de eski Dışişleri Bakanı Serdar Denktaş, görevdeki bir Türkiye hükümetine verip veriştirecek?

   Kim derdi ki bir daha dönmemek üzere başkanlığı bırakan Sayın Derviş Eroğlu’nun halefi Sayın Salih Miroğlu bir gün sonra vefat edecek ve Eroğlu istifa ettiğinin ertesi günü “tekrar dönme hesapları yaptığı” dedikoduları ile “UBP’lilerden Eroğlu dönerse parti kurtulur” söylenmeleri olacak?

   Kim derdi “memleketi satacak” denilen CTP hükümetin büyük ortağı olacak?

   1970’lerde, hatta 80’lerde bile cumhurbaşkanı da başbakan da CTP’den olacak deseniz size gülerlerdi.

   Kim derdi CTP ile AKEL bu kadar ters düşecek, bir birlerine en acımasız eleştirileri yapacak diye?

   Kim derdi ki CTP ile AKEL bir zamanlar iyi ilişkiler içerisinde olduğu için eleştirilirken, şimdilerde kavgalı oldukları için eleştirilecek?

   Kim derdi ki şimdiki cumhurbaşkanlığından da Denktaş döneminde olduğu gibi Rum yönetimine yönelik aynı saldırgan tavırla ha bire demeç savaşı yapılacak?

   (Kıbrıslı Türklerin haklılığını, kendi haklı noktalarını ve Rumların uzlaşmazlığını daha barışçıl ve daha etkili bir yöntemle anlatmak varken...)

   Kim derdi ki CTP, bir zamanlar gelecek de “partiden adam kaçırtıp, parti kurdurdu, Türkiye’yi de kullanarak yeni hükümet oluşumuna gitti” gibi suçlamalara maruz kalacak?

   Kim derdi ki geçmişte Erdal İnönü’nün, şimdilerde de Recep Tayyip Erdoğan’ın bile Türklük Kurultayı’nda demir dövmesi şiddetle eleştirilirken, rahmetli Alparslan Türkeş ile özdeşleşmiş bu demir dövme işini Cumhurbaşkanı Talat da hiç çekinmeden yapacak?

   Kim derdi ki yıllarca Ahmet Cemal İlktaç tarafından vekaletle sessiz sedasız yönetilen Din İşleri Dairesi, birden bire “memleketin kaderini belirleyen daire” diye nitelenip, “müftülük” diye anılmaya başlanacak ve yeni daire müdürü hem Türkiye’de hem Kıbrıs’ta gündeme oturacak?

   Kim derdi ki üç gün önce bir partinin genel sekreteri olan Turgay Avcı, üç gün sonra başka parti kurup, bir hafta sonra da CTP ile hükümet kuracak ve dışişleri bakanı olacak?

   Kim derdi ki Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde rektör Prof. Dr. Halil Güven’in astı konumundaki Sayın Turgay Avcı, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olup, Prof. Güven hakkında karar verici konuma gelecek?

   Hayat böyledir işte, sürprizlerle doludur, ne olacağı hiç belli değildir.

   Elbette her eylemin bir açıklaması vardır, elbette ki değişen dünya, değişen şartlar, değişen siyaset, birtakım şeyleri de değiştirmek zorundadır!

   Her şey görüldüğü kadar basit değildir ve bizim gibi eleştiri yapmak en kolaydır!

   Değişimi anlayamamak, gelişmeleri özümseyememek de elbette bir zaaftır, elbette her şey eskisi gibi kalmayacaktır...

   Ama nereye kadar, ölçüsü ne olmalıdır?

   Hayat elbette sürprizlerle doludur ama bazı sürprizleri de “kör göze parmak sokarcasına” misali göstere göstere yaratırsanız, tabii ki sıkıntıları olur...

 

 

*******

 

VURUN GAZETECİLERİ DE KORKMAYIN

 

   Geçtiğimiz hafta gazetelerde okudunuz sanırım; “geçtiğimiz yıl Lefkoşa’da elindeki silahla rasgele etrafa ateş açan kişi, bir restoranda oturan adamı vurmuş, çıkarıldığı mahkemede geçtiğimiz hafta, Başsavcılığın ‘adam öldürmeye teşebbüs’ davasını geri çekmesi sonucu serbest kalmıştı...”

   Buraya kadar her şey normal gibi değil mi?

   Yani ilk anda “adam vurma suçundan nasıl bu kadar rahat suçsuz ilan edilebilir?” diye bir soru aklınıza gelebilir.

   Ama asıl ilginç olan, suçlunun bu suçtan serbest kalmasına sebebiyet veren mahkemedeki sözleridir ki hayret etmemek elde değil.

   “Ben restorandaki adama değil, gazeteciye ateş açtım, gazeteciyi vuracaktım” şeklindeki sözleri sanığın ceza yememesine, suçlu görülmemesine neden oldu.

   Sözünü ettiği gazeteci, arkadaşımız Uğur Kaptanoğlu idi.

   O akşam Lefkoşa’da rasgele sağa sola ateş eden bu kişiyi görüntüleme görevini ona vermiştik ve tam da telefonda bana olayı anlatırken adam ateş açmış, Uğur Kaptanoğlu zorlukla kendini korumuş, bu kısa anda, gelen silah sesleri ve telefondaki sessizlik beni de korkutmuştu.  

   Yani vurulması an meselesiydi...

   O vurulmadı, restorandaki adam vuruldu.

   Ve olaydan yaklaşık 10 ay sonra mahkemeye çıkarılan sanık, restorandaki vurduğu adama değil de aslında Uğur arkadaşımıza ateş açtığı için suçsuz bulundu.

   İnanın hayatımda böyle bir saçma mahkeme kararı duymadım.

   Ne yani gazeteci insan değil midir, etten, kemikten yaratılmamış mıdır?

   Gazeteci odundur, kütük parçası mıdır?

   Kaldı ki bugün tabelalara, elektrik direklerine ateş açmak bile suçken, insana ateş açmak suç değil ha?

   Biz gazetecilerin düşmanının çok olduğunu, genelde sevilmediğimizi, kimselere yaranamadığımızı bilirdim de hukukçularca; “taş”, “kütük”, “odun” gibi algılandığımızı, “cansız varlık” muamelesi göreceğimizi de tahmin etmezdim doğrusu...

   Şimdi diyecekler ki; “Sanık başka suçlardan hüküm yediği için, ne olmuş yani adam öldürmeye teşebbüsten yargılanmazsa?” (Nitekim davanın sonunda çeşitli suçları yanında, adam yaralamaya teşebbüsten de suçlu bulunmuş.)

   Hayır kabul edemem?

   Ne isterse olsun, “gazeteciyi vuracaktım” deyip, adam suçsuz ilan edilirse benim gücüme gider.

   Meslektaşlarımızı fikirlerinden, yazdıklarından dolayı mahkum edip, cezaevine gönderirken (Şener Levent ve arkadaşlarında olduğu gibi), insandılar da mağdur duruma düşünce silahlı saldırıya uğrayınca  mı “kütük” muamelesi görüyoruz?

   Diyeceksiniz ki; “16 yaşındaki bir genci darağacına mı yollasınlar?”

   Hayır, elbette 16 yaşındaki bir gencin hayatını karartsınlar demiyorum, kin tutmam, yüreğim de yufkadır ama ortada bir suç var, adam; “gazeteciyi vuracaktım, ona ateş ettim” diye itirafta bulunup, bu arada başka birini vuruyorsa ve serbest kalıyorsa ortada bir tuhaflık var demektir.

   Demek ki gazeteci vurmak suç değildir.

   Yarın bir başkası gitsin bir gazeteciyi vursun, ondan sonra da “ben anlamam, geçen gün vuracağını itiraf eden adamı suçsuz buldunuz, emsal teşkil eder, ben de suçsuzum” derse ne yapacaksınız?

 

 

******

 

 

MARKA OLMAYA ÇABALAMALI

 

   ÖSS 2006- Ek Yerleştirme sonuçlarına göre, Kuzey Kıbrıs üniversitelerinde yaklaşık 8 bin kontenjan boş kaldı.

   Tüm çabalara, tanıtım etkinliklerine rağmen ancak 723 öğrenci yerleştirilebildi.

    Tamam, bu sonuç, YOK’ün değiştirdiği sınav sisteminden de kaynaklandı ancak bakın, ODTÜ’nün, Hacettepe’nin, Boğaziçi’nin kontenjan sorunu var mı?

     Yok, çünkü onlar birer marka...

     Demek ki ülkemiz üniversiteleri de artık marka olmanın yollarını arayacak.

     Altyapı çalışmaları artık bitmeli ve kaliteye yönelmeli, aksi takdirde daha çok ah -vah çekeriz...

       

   7550 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder     Paylaş Share/Bookmark

Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazılarını görüntüle
06 Şubat 2012, Pazartesi   Aynı gemideyiz, birlikte boğulacağız
27 Aralık 2011, Salı   Papatya bereketi
16 Kasım 2011, Çarşamba   Gelin Gerçekleri Konuşalım
17 Ekim 2011, Pazartesi   Türkiyeli Öğreciler Kıbrıs’ta Nelerden Korkar?
14 Eylül 2011, Çarşamba   Nereye kadar?
27 Temmuz 2011, Çarşamba   Gerçekler den Kaçamayız
20 Mayıs 2011, Cuma   Hak, Tam Da Böyle Aranır
08 Mayıs 2011, Pazar   DERS KİTAPLARINI KİM DEĞİŞTİRDİ?
04 Mayıs 2011, Çarşamba   Yalan Üzerine Kurulmuş Bir Düzen
08 Mart 2011, Salı   Sağ- sol kavgasının sırası mı?