|
SÜTTEN “HAYIR” ÇIKARMAK!
Denktaş artık her şeyi “hayır” görüyor, her yerde “hayır” propagandası yapıyor. Önce Türkiye’deki 23 Nisan şenliklerine katılacak çocuklara “hayır” enjekte etti. Ardından da süt kampanyasında çocukları “hayır”la korkuttu, “Devletinize sahip çıkmazsanız sütün faydası yok” deyiverdi. Yani içtiğiniz sütlerin boşa gitmemesi için “hayır” diyeceksiniz! Peki Denktaş Bey, “hayır” deyince yiyeceğimiz ayva ne olacak?
********************************
UZAKTAN GAZEL OKUMAK KOLAY!
Cumhurbaşkanı Denktaş ve diğer statükocuları eleştirdiğim yazılara İngiltere’den ve Avustralya’dan bazı kişiler sert tepki gösteriyor. Genellikle internet yoluyla, bazen de telefon ederek beni kınıyorlar, Denktaş’a haksızlık yaptığımı, ülke gerçeklerini saptırdığımı iddia ediyorlar.
Eleştiriye diyecek bir şeyim yok ama bunu hakaret düzeyine taşıyanlar, abartanlar var...
Neymiş efendim; ülke gerçeklerini saptırıyormuşum.
Bunu dünyanın başka bir ucunda, başka bir kıtadaki adam söylüyor!
Yıllar önce buraları terk edip, bırakın başka bir ülkeyi, başka bir kıtada hayat kuran ve kimisi 30, kimisi 15 yıl ülkesine dahi uğramayan soydaşlarımız, ülke gerçeklerini benden daha iyi bildiklerini iddia edemezler.
İngiltere’de yaşayanların da Avustralya’da yaşayanlardan pek farkı yok.
Hatta onlar bir daha bilgiç, bir daha fanatik bu konularda, hepsi birer “Kıbrıs sorunu uzmanı” kesildiler başımıza.
Uzunca bir süre uydudan bir tek BRT’yi izledikleri için, son seçimlere kadar statükonun sesi durumundaki BRT’nin sunduklarını Kıbrıs’ın gerçekleri sanıyorlar galiba.
Denktaş’a ve diğer statükoculara toz kondurmuyorlar.
“Savaş öncesi”, “savaş dönemi” ve “savaş sonrası” en karanlık dönemlerde ülkeyi terk edip gidenler, kusura bakmasınlar ama tırnaklarını bu ülkenin toprağına geçirip, buraların tüm zorluklarına karşı göçe direnenler kadar söz hakkına sahip değildirler.
Tamam, zor günler geçirdik, daha sonra da kötü yöneticiler nedeniyle buralarda yaşamak zorlaştı ama tüm zorluklarına rağmen ülkesinde kalmayı tercih edenlerin kaderini bırakın da kendileri çizsinler.
Öyle aracılarla mallarını Rumlara satıp, daha sonra da kuzeye gelerek Rum mallarının üzerine villa yapmak, yazdan yaza gelip, sterlinciklerle hava basmakla buranın gerçeklerini anlayamazsınız.
Kıbrıs gerçekleri temmuz- ağustos sıcağında deniz kenarında bronzlaşmak, yaz eğlencelerinde yiyip- içmek, Türk parasına çevirdiğinizde bayağı “çoğalan” sterlinciklerle caka satmak, biraz daha arsa- mal alıp, yaz biterken de bay bay deyip gitmek Kıbrıs gerçeği değildir.
Telefonlara sarılıp, bağlandıkları programlarda “Biz buralarda ecnebilerin içindeyiz de oldu, Türkün Türkten başka dostu yok, durumunuz tamamdır, çözüm istemeyin”, “Biz Avrupa Birliği’ndeyiz de oldu? AB’yi ne yapacaksınız?” deyip duruyorlar.
Tamam, mademki oraları beğenmiyorsunuz, mademki AB’den size bir kâr yok, işte Geçitkale Havaalanı...
Atlayın uçağa gelin, ne duruyorsunuz?
Öyle uzaktan gazel okuması kolay tabii!
“Kesin dönüş yaptık” diye ülkeye gelen, İngiltere’de çalıştığının üç misli çalışıp da orada kazandığının üçte birini dahi kazanmayan birçok soydaşımız koşa koşa geri İngiltere’ye döndü.
Hem de her şeyini satıp geldiği için sıfırdan başlama uğruna.
Birçok kişi bu ülkeden neden kaçtığını dahi unutarak, burada yaşayanlara akıl vermeye çalışıyorlar!
Statükonun yalanlarını tekrarlayıp duruyorlar.
Başka kıtalardan bize milliyetçilik dersi vermeye çalışıyorlar.
Statükonun “hep bana” anlayışı, haksızlıklar, torpiller, beceriksizlik nedeniyle sağlığı, eğitimi, tarımı, ekonomisi batan, gayri yasallıkların insanları canından bezdirdiği, dünyaya kapalı bu ülkede yaşamayı kolay mı zannediyorsunuz?
Bozuk düzende malı olmayanlar mala mülke boğuldu, güneyde mal bırakıp kuzeyde hakkını alamayanlar sağlığından oldu...
Cebinde mücahit puanları hakkını bekleyenler var hâlâ, puanları kaynatıp da suyunu mu içecekler?
Bu ülkeyi yönetenler, insanlarımızın parasını, malını, evlatlarını, sağlığını, huzurunu çaldılar!
Denktaş Bey’in ve diğer statükocuların vatan millet Sakarya nutukları ile insanların karnı doyar mı, insanlar hakkına kavuşur mu, sorunlar çözülür mü?
Yurtdışındaki tüm vatandaşlarımız için genelleme yapmıyorum, elbette gerçeklerin farkında olanlar da var ama o statükoyu savunanlara sesleniyorum;
Zaten taşın altına elinizi koymuyorsunuz, hiç olmazsa susun, susun da moralimizi ve sinirlerimizi bozmayın!
*************************
“BABAM İÇİN SONRA NE DERLER?” DİYE POLİTİKA YAPILMAZ
Kuşkusuz DP’nin üyelerini referandumda serbest bırakması “hayır” kararı almasından daha iyidir, çözüm yolunda “hayır” kararından daha yararlıdır!
Ama yine de bu kararın ardındaki gerçeklere biraz bakmak gerekir.
Kuşkusuz Rauf Denktaş’ın oğlu olmak çok zor bir olaydır!
Ve de kuşkusuz Rauf Denktaş’ın oğlu olmakla birlikte politikacı olmak çok daha zordur!
Ama önemli olan işte bu zorlukları yenecek cesarete, olgunluğa ve içten gelen o güce sahip olabilmektir...
Halbuki Serdar Denktaş, ya da Recep Tayyip Erdoğan’ın da deyimiyle “Oğul Denktaş”, baba Denktaş’ın gölgesinden bir türlü sıyrılamamıştır ve sıyrılamayacaktır da.
Aslında bazen bazı çıkışları vardır ki “hah bravo be” diyecek oluyorsunuz ama çok geçmeden onu negatife dönüştüren başka bir sözü ve davranışına tanık oluyorsunuz.
Maalesef Serdar Denktaş, yıllardır “iki arada bir derede” pozisyonundan kurtulamamıştır.
İçinde bulunduğu ikilem nedeniyle hiçbir zaman gerçekçi bir politikacı olamamıştır.
Hiçbir zaman babasına bağlı olduğu zincirden kurtulamamış, zincirlerini koparamamıştır.
Partisinin kararını açıkladığı uzun konuşması da kendi içinde çelişkiler, tutarsızlıklarla, ikilemlerle doluydu.
Nitekim ortaya çıkan “serbest bırakma kararı” da bu ikilemi yansıtan bir sonuçtur.
Serdar Denktaş, referanduma kendileri kadar zorlanmadan “evet” ve “hayır” diyen partileri eleştirdi, bunu bir tür dikte olarak nitelendirdi, serbest bırakmakla kendilerinin en doğrusunu yaptığını, ilkeli karar aldığını ima etti.
Ama konuşmasının sonuna doğru öyle sözler sarf etti ki bu söylediklerinin hiçbir önemi kalmadı.
Serdar Denktaş, “evet” yönlendirmesi yapsa, “Denktaş oğluna bile söz geçiremedi” diyeceklerini, “hayır” yönlendirmesi yapsa ise “Denktaş bencil davrandı oğlunu baskı altına aldı” denileceğini belirterek, hangi yönlendirmeyi yaparsa yapsın Cumhurbaşkanı Denktaş’ın zarar göreceğini söyleyiverdi.
Ve hiçbir şey demesinler diye “serbest bırakma” kararı aldılar.
Bu sözler bir politikacı için son derece talihsiz sözlerdir.
Lâfa bakın; “Böyle karar alırsam babam için sonra ne derler?”
Bir toplumun geleceği söz konusu iken birilerinin babası için ne diyeceğini düşünmek son derece bencil bir yaklaşımdır.
Geçmişte birçok konuda “Cumhurbaşkanını karıştırmayın” diyen kendisi değil midir?
Şimdi ne oldu, siz niye karıştırıyorsunuz?
Bir insan kuşkusuz babasının tecrübelerinden, bazı telkinlerinden yararlanır ama hayatını ona göre ayarlamaz, hele de bir ülkenin kaderi söz konusuysa...
Babası için ne diyeceklermiş?
DP için ne diyeceklerini düşünmediniz mi?
Mesela bu hareketle DP için “Cumhurbaşkanı Denktaş’ın partisi” düşüncesinin daha da ağılık kazanacağını tahmin edemiyor musunuz?
Mademki babanıza ne söyleyecekleri size dert olacaktı, politikaya atılmayacaktınız.
Bir taraftan görüşmelerde çözüm için uğraşan, diğer yandan ülkeye gelince hayır kampanyası yaparcasına demeçler veren Seredar Denktaş’ın ikilemi partisinin aldığı karara da yansıdı.
Diyeceğim o ki; DP’nin aldığı karar ilkelilik örneği değil, genel başkan Serdar Denktaş’ın içinde bulunduğu çelişkilerin, ikilemin bir yansımasıdır.
*************************************************************************************
OKURDAN
TARİHİ CESARET YAZAR: EVET
Cesaret benim için “Tarkan” ve “Malkoçoğlu”nun bir tokatta 15, bir tekmede 25 düşmanı
yere sermesiydi. Tabi küçükken...
Şimdi, sevgili Ali Baturay bana “Abi” diyor. Yani yaşımızı aldık. Ama hala daha “Tarkan” ve
“Malkoçoğlu” filmlerini beğenerek izliyorum: “Benny Hill Show” olarak. Oğlumla beraber
gülmekten kırılıyoruz...
Bilmem nasıl anlatsam; cesaretin sadece kendisi değil, tarifi de oldukça zor...
Cesaret, insanlık onuruna uygun evrensel bir hedefe, iyice düşünüp karar vererek emekle, sevgiyle,
bilgiyle ve risk göze alarak yürüyebilmektir. Örneğin cesaret; barışa EVET diyebilmek, bunun
sorumluluklarını yüklenmek, özveri ve kararlılıkla barış mücadelesinde yer alabilmektir.
24 Nisan 2004’te yapılacak referandum sevgili adamızın tarihinde dönüm noktası olacak.
Uzun yıllardır çok üzdüğümüz, insanlarına ve doğasına, tarihi mirasına eziyet ettiğimiz adamızın
bizleri bağışlaması için elimizde bir şans vardır. Örneğin cesaret, EVET diyerek bu şansı akılcı şekilde
kullanabilmektir. EVET diyerek biricik adamızdan özür dilemek, emin olun, büyük cesarettir...
Adına “toplumlararası çatışmalar” denilen anlamsız düşmanlığın öldürdüğü, acılar yaşattığı
insanlarımızdan; sevgisizliğin yaktığı ormanlarımızdan, sorumsuzluğun yıktığı tarihi
eserlerimizden EVET diyerek özür dilemek, emin olun, tarihi cesaretle yazmaktır.
Bin yıl sonra bir tarih dersinde öğrenciler, cumhurbaşkanları hayır için gözyaşı dökerken
“çözüme ve Avrupa’ya EVET” diyenleri, emin olun, cesur insanlar olarak anacaktır.
Cesaret, bin yıl sonra insanlığın saygısını ve sempatisini kazanabilmek, onlara örnek olabilmektir...
Bunu başarabilmek için EVET...
Ada insanının mutlu ve Avrupalı geleceğine EVET... Sevgili adamızın yüzünü güldürmeye,
doğamızı ve tarihimizi korumaya EVET...
Tarihi cesaretle yazacağız: EVET...
Ali’nin Radikal Abisi
***************************************************************************
|