|
Elif Şafak'ın o çok tartışmalı kitabı "Baba ve Piç"i okuyorum.
Geçen yıl, Türklüğe hakaret ettiği gerekçesiyle, hakkında açılan davayla, günlerce gündemden düşmediği zamanlarda, bir türlü fırsat bulup okuyamadığım kitap, bugünlerde elimde.
Türk-Ermeni sorununa, içsel bir bakış yaratmaya çalışan, bir kitap "Baba ve Piç".
Sadece milliyetçi ideolojilere bir eleştiri değil, aynı zamanda, cinsiyetçi ideolojilere de eleştirel bir bakış açısı getiren, zeki kurgusuyla, okuyucuyu sürükleyen bir kitap.
Tabii, bana göre Türklüğe de hakaret etmiyor.
Elif Şafak, aslında, benim okuyucu olarak, yeni keşfettiğim, ama kullandığı dilde ve kurgudaki zekayla okuyucuyu kolaylıkla kendisine hayran bırakan özel yazarlardan biri.
Özellikle son kitabı, "Siyah Süt"te, bu yönünü, daha akıcı bir şekilde ön plana çıkarıyor. Henüz okumamışsanız, mutlaka okumanızı tavsiye ederim.
90 yıllık hayat yolu İstanbul'da düğümlenen, Türk Kazancı ailesi ile Ermeni Çakmacıyan ailesinin yaşadıklarından çizdiği modern Türkiye'yi anlatan Şafak'ı okurken, geçen yıl yapılan bütün o tartışmaları düşünüyorum.
"Ermeni soykırımı var" dedi mi, demedi mi ve "Türkülüğe nasıl hakaret etti" kavgaları, toz duman devam ediyordu.
Yine tam da o günlerde, Nobel'e aday Orhan Pamuk'un, yine Ermeni soykırımı ile ilgili sözleri ve haklarındaki davalar.
Davalardan öte, sokakta toplanan insanların linç istekleri.
N'oldu?
Elif Şafak davası da Orhan Pamuk davası da düştü.
Pamuk, Nobel'i kazanan ilk Türk yazar oldu.
Ama vatan haini ilan edilmişti ya bir kere, devletin zirvesi dahil, herkes bir dudağı bükük karşıladı bu başarıyı.
Futbol karşılaşmalarını milli gurur meselesi yapan Türkiye, "bunlar hep gavur oyunu, danışıklı dövüş" demeye getirerek yaşadı, o günleri.
Sonra Dink cinayeti.
Pamuk'un, can güvenliği olmadığı gerekçesiyle ülkesinden kaçmak zorunda kalması.
Bugün ise, Ergenekon şifreleri ve Pamuk'a düzenlenecek olası suikast girişimleri, bir Nobel'den geriye kalanlar.
Bir de herkeste derin bir sessizlik.
Türkiye hala 301'i gündeme alabilmiş değil.
Görünüşe bakılırsa, daha bir süre de alacağa benzemiyor.
Şimdi, ben o davalı günlerin ardından bir yıl sonra, Elif Şafak'ı okurken, bu kez, AKP'ye kapatma davası açılıyor.
Gerekçe, laikliğe aykırı fiillerin odağı olmak.
Dün, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Sabah gazetesine verdiği röportajında, meslek hayatındaki 18 yılda, 15'e yakın siyasi parti kapatma davası gördüğünü, bunların sadece 2'sinin açık kaldığını hatırlattı.
Neredeyse her yıla bir siyasi parti kapatma davası!
Demokrasi savunucuları, ciddi bir ikilem yaşıyor bugünlerde, Türkiye'de.
Acaba kimin demokrasisi daha iyi, kimse kestiremiyor bir türlü.
Baykal, "DTP'ye kapatma davası açıldığında yargıyı övenler, sıra kendilerine geldiğinde, görüşleri değişiyor" diyor.
Aslında bu tek cümle, bugün, Türkiye'nin yaşadıklarının en yalın özeti.
Tencere dibin kara seninki benden kara yarışında herkes.
Acaba kimin demokrasisi daha iyi?
Demokrasi bir bütündür ve yaşamın her alanında, her koşulda, yaşanıp algılanması gereken bir olgudur.
301'inde de AKP davasında da DTP davasında da.
Yakın geçmişinde, darbeler yaşayan, acılarını, cinayetlerini ve ölümlerini hala saramayan Türkiye, bugün, yirmi birinci yüzyılda, hala demokrasinin nereye kadar ne olduğunu, özel duraklar üzerinden tartışmaya devam ediyor.
Erdoğan'ın demokrasisi ile Baykal'ınki tutmuyor bir türlü.
İkisinin özgürlükleri birbirini tamamlamıyor.
Türkiye hala demokrasiyi içselleştirememiş ve sığ tartışmalarının kurbanı.
Bazen ne tartıştığınız yanında, nasıl tartıştığınız da sizi ele verir.
Türkiye ne tartıştığı yanında, nasıl tartıştığı ile de sınıfta kalıyor, kendi ayağına dolanıyor.
Şimdi, önümüzde aylar sürecek bir kısır tartışma var.
Dünya piyasalarında yaşanan ekonomik krizin, en fazla Türkiye'yi vurduğu tespitinde bulunuyor, uzmanlar.
Bu kriz ortamında ve kısır kavgaların gürültüsünde acaba daha neler yaşanır?
Böyle bir Türkiye'nin Başbakanı, sokaklarda aç ve çıplak yatan çocukları görmezden gelerek, "bunlar bizi yok etmek istiyor" diyerek, herkese yine 3 çocuk tavsiyesinde bulunabilir.
Çoğalarak güçlü olmak ve gelişmemiş ülke saplantısında kavgaya tutuşmak.
Böyle bir Türkiye'nin muhalefeti, "biz de bu işlerin acısını biliyoruz, ama, Onlar da çok olmuştu" diyerek, kendi kimliğine bir kez daha ters düşebilir.
Diyanet, feminizmi yine fahişelikle eşdeğer tutar.
Diyanet İşleri Başkanlığı'na göre, "feminizm hareketine kapılan kadın, kayıtsız şartsız özgürlük düşüncesiyle, aile için vazgeçilmez kural ve değerleri yıkıyor".
Feminizm kadını fahişe yapıyor!
Böyle bir Türkiye kavgasında, önümüzdeki günler daha nelere gebe, hep birlikte göreceğiz.
Daha da acısı, sadece görmekle kalmayıp, siyasi krizlerin yansımalarını biz de yaşayacağız.
|