HUNKAR SAG GIYDIRME
Devlet Piyangosu
19-03-2017 14:19

İlk gözağrım; Tayland!

İlk gözağrım; Tayland!
Yüksek bir ayağın üzerinde çiçeklerle süslü bir ruh evini ilk kez anneannenin evinin dışında görmüştük…
İlk gözağrım; Tayland!
Haberi Paylaş:

Nibel Taktan

Bundan çok seneler önceydi, arkadaşlarımın çaldığı barda müzik dinlemeye gitmiştim. Kıbrıs’ın en iyi ve en tanınmış müzisyenlerinden Hüseyin Kırmızı, namı diğer ‘Japon’, klavyecileriydi. Kıbrıslılar için gözü çekik olan herkes Japondur ya! Annesinin Taylandlı olması, biz Kıbrıslılar için hiç fark etmez, Japondur işte! O kadar yapışmış ki bu lakap üzerine annesi bile ona Japon diye seslenir olmuş. Üstelik, Tay aksanıyla, ‘Capuuun!’ Hatta, bir gün “sana Hüseyin diyen var mı be Japon?” diye sorduğumda, “Başkasını boş ver, ben bile kendime Japon derim” demişti de çok gülmüştüm.

Neyse çok uzatmayalım… Yine bir Road House rock gecesinde, müzik bitince, Japon yanıma geldi ve sohbet arasında “Biz ailecek Tayland’a gidiyoruz” dedi, “Sen de gel.” Ben o güne kadar Türkiye ve İngiltere dışında pek bir yere gitmemiştim. Tayland muhteşem bir fikirdi. Hemen kabul ettim tabii ki! İyi ki kabul etmişim, o gün bu gündür hep geziyorum...

Tayland’a gitmek harika bir olaydı ama asıl beni heyecanlandıran, bizi Japon’un teyzesinin misafir edecek olması ve sekiz başka teyze ve dayısının da var olmasıydı. Düşünün ki yer görmekle kalmayıp insanlarıyla da yakın ilişkide olacaktık. Bu herkesin başına gelecek bir şans değildi. Hazırlıklar hemen başladı ve Japon, kardeşi Kutay, babası Mehmet Abi ve annesi Vanna, Tayland’a doğru yola çıktık.

Havaalanında bizi teyzesi ve en az onun kadar sıcak bir hava karşıladı. Ağustos’da bizde de hava sıcaktır ama Muson zamanı olduğu için havadaki nem oranı insanı şoka sokabilecek durumdaydı. Nedense, o ilk günkü şok dışında o kadar güzel günler geçirdim ki, geriye kalan günlerde sıcak veya nem hatıralarımda yok! Arada yağan Muson yağmurları ise serinlemek için bir fırsattı.

 

Misafirperver, güler yüzlü ve samimi Taylandlılar…

Öncelikle, Taylandlıların ne kadar misafirperver, güler yüzlü ve samimi olduklarını söylemek istiyorum. Japon’un teyzesi Cum ve kocası Sombut bizi rahat ettirmek için ellerinden geleni yapmışlardı. Bir kaç örnek vermek gerekirse, öncelikle, evde her bir misafire doğru bakan birer vantilatör vardı ve Sombut bizi sokmasın diye elinde raket şeklinde sinek öldüren bir aletle sürekli etrafımızda dolanıyordu. Ve biz koltukta otururken kesinlikle önümüzden eğilerek geçiyordu. Başının, bizim başımızdan çok yukarıda olması söz konusu değildi. Bu onlara göre büyük bir saygısızlıktı.

O kadar düşünceliydi ki, dinlendiğimiz bir gün “Yüzüklerin Efendisi” filmini izlediğimizi görmüş, bir sonraki defa filmin ikinci bölümünü izlemek istersek diye, CD’yi oynatıcının içine koymuş, hazır etmişti. Bu arada filmler Tayland dilindeydi ama biz Japon’la kitapları ve filmleri ezbere bildiğimiz için hiçbir sorun olmamış, aksine Tay dilinde film izlemek çok eğlenceli bir tecrübe olmuştu.

 

Ruh evlerinin ihtişamı

İlk işimiz Vanna’nın annesi, yani Japon’un anneannesini ziyaret etmek olmuştu. Teyzesi’nin evi modern iki katlı bir evdi fakat anneannesi nehir üzerlerine kurulu ayaklı kulübelerde kalıyordu. Tek bir odası ve balkonu olduğunu hatırlıyorum. Yaşlı kadın bizi gördüğünde o kadar sevinmişti ki, onlarca sene sonra gördüğü kızına ve ilk defa gördüğü torunlarına sarılışını asla unutamam. Kadıncık sürekli bizi kucakladı, sevdi...

Yüksek bir ayağın üzerinde çiçeklerle süslü bir ruh evini ilk kez anneannenin evinin dışında görmüştük. Bu gelenek Budizm öncesi animizmin (doğada her nesnenin bir ruhu olduğunu kabul eden din) etkilerinden biriymiş. Ev inşa edilmeden önce, orada yaşayan ruhların daha sonra insanları rahatsız etmemesi için yapılıyormuş.  Kuş yuvası benzeri bu evlere ruhları memnun etmek için düzenli olarak çiçek ve  yiyecek konup, tütsü yakılırmış. Böylelikle ruhlar onları rahatsız etmeyecek, ev halkı huzurlu ve rahat olacaktır. Ev sakinlerinin ve yoldan geçenlerin bu ruh evlerinin önünde durup ruhları selamladıklarına şahit oldum kaç kere. Bu ruh evlerinin ihtişamlılarını büyük otellerin bahçelerinde de görebilirsiniz.

 

Banglanpu Market…

Anneannemizi de ziyaret ettikten sonra, Bangkok’u gezmeye başladık. Gittiğimiz ilk yer Banglanpu Market’ti. Burası tüm backpacker, yani sırt çantasıyla dünyayı gezenlerin kaldığı hostellerle ve kafelerle dolu bir sokaktı. Kafelerde oturup dünyanın her bir köşesinden gelen insanlarla tanışmak, onların maceralarını dinlemek, her şeye değerdi. O kafelerden birinde tanıştığımız bir gezginden Tayland hakkında bir sürü tavsiye aldıktan sonra, üç hafta sonra başka bir şehirde tekrar buluşmak üzere sözleşip e-mail alış verişi yaptık.  Alış veriş demişken, o sokaktan aldığım batik kıyafetleri belki inanmayacaksınız ama hala giyiyorum...

Her şey çok yeniydi bizim için. Ortam, iklim, insanlar, yemekler, dil… Her şey ama her şey! Bangkok’da görülmesi gereken en önemli yerlerle başladık gezimize Büyük Saray, yüzen pazar, Ayutthaya ve bunun gibi bir kaç yer daha.

 

Büyük Saray


Büyük Saray, nehir kenarına kurulmuş, içerisinde köşkler, salonlar, iç bahçeler bulunan 218.400 m2 büyüklüğünde bir  kompleks.
Tayland Krallığı, yani, eski adıyla Siyam, Parlamenter Monarşi ile yönetildiğinden bina hala kraliyet törenleri için kullanılıyor. Ayrıca turistlere açık bölümler dışında, gösterişli binalarla dolu kompleksin bir kısmı kraliyet ofislerini barındırıyor. En fazla ilgi çeken bölümü ise 13. Yüzyıl’dan kalma zümrüt Buda heykeli. 66 cm yüksekliğindeki heykel, yeşil zümrüt blok üzerine oyulmuş.

Yüzen pazar ise bizim pazar anlayışımızın nehir üzerine kurulmuş olanı. Hem kayıklarda, hem de nehir kıyısına açılmış tezgâhlarda, yemekten, kıyafete her şey satılıyor, müşteriler de kayıklarla kanallarda dolaşarak alışverişini yapıyor. Yıllar içerisinde tamamen turistik bir aktivite halini almış. Eğer çok kalabalık değilse kesinlikle farklı bir pazar tecrübesi. Kalabalık ise, onlarca kayık arasında hareketsiz bir şekilde sıkışıp kalabilirsiniz.


Ayutthaya ise, eski Siyam başkentlerinin içinde en zenginlerindenmiş. Kazılan kanallar sayesinde bir ada halini alan Ayutthaya’da, onlarca Budist tapınağı ve Buda heykeli bulunmakta. Camilerin minareleri gibi, tapınakların da kubbeli ‘stupa’ları var. Ayutthaya deyince aklıma turuncu kumaşlarla sarılı Buda heykelleri, stupalar ve gövdesinde Buda’nın yüzü olan muhteşem ağaç geliyor. Bu tür bilgileri her yerde bulabileceğiniz için uzatmak istemiyorum.

Japon’un annesi Vanna, sürekli aramızda tercümanlık yaptığı için kafayı yemek üzereydi. İlk haftanın sonunda bize Tayca, onlara Türkçe konuşmaya başlamıştı. Acınacak haldeydi. Gerçi artık tercümeye çok gerek kalmamıştı çünkü gülümseyerek ve biraz da vücut diliyle herkesle anlaşır hale gelmiştik.


Zaten tek yaptığımız yemek yemek ve gezmekti. Evdeysek, özellikle aile toplanmışsa, mutfaktan bitmez tükenmez yemek çeşitleri çıkıyordu. Her yemeğin yanında gelen sos sayısına hayretler içinde bakıyorduk ve başlamadan önce hangi yemeğin hangi sosla yeneceği konusunda brifing alıyorduk. Bu balık, bu sosla, bu ise bununla yenecek diye. Gezmeye gittiğimizde ise, her 30-40 dakikada bir duruluyor, bir şeyler atıştırılıp, yola öyle devam ediliyordu. Az az ama sık sık yemekten dolayı minyon insanlar herhalde Taylandlılar.

Evde olmak  bir başka güzeldi. Eniştemiz Sombut sürekli Simon and Garfunkel’den 'Mrs. Robinson' şarkısını dinliyor, şarkıya eşlik ederken sinekleri öldürüyor, biz ise sürekli yemek yiyorduk. Şarkıyı hala her duyduğumda kendimi o evdeymiş gibi hissederim. Bu arada, Japon’la da Carabou (Su bufalosu demek) isminde bir Tay rock grubu keşfetmiş sürekli onu dinliyor ve çok eğleniyorduk.
 

Tay masajı günü


Bir gün sabah teyzelerden biri bizi Tay masajına götürmeye karar vermişti. Bu habere en çok ben ve Vanna sevinmiştik ama grubun erkeklerindeki tereddüt yüzlerinden okunuyordu, yine de geri de kalamazdılar tabii ki. Gider gitmez bize giymemiz için pijama gibi bir kıyafet verildi. Giyinip içinde bir sürü yatak olan bir odaya girdik. Aramızda bir tek Mehmet Abi, “yooo…” demişti, “Benim zaten her yerim kireçli, bunlara kendimi emanet edemem.” Biz ise yataklara uzanmış, başımıza ne gelecek diye bekliyorduk.

Her birimiz için bir masöz gelmişti. Ben ve Vanna zevkten dört köşe halde masajımızı yaptırırken, Japon ve Kutay, “Babaaaaaa! İmdaaat” diye bağırıyorlardı, “Bu kadın benim elimi ayağımı kırıyor, kurtaaar!” Mehmet Abi ise rahatında “ne kadar nazlısınız? Bakın Nibel’in ya da annenizin sesi çıkıyor mu?” diye onlarla dalga geçiyordu. Yolunuz düşerse sakın denemeden dönmeyin. Ben bir ay boyunca fırsat buldukça yaptırmıştım…

Planlarımızın içinde, Ko Tao adasına gidip, bir süreliğine orada yaşayan arkadaşım Kani’yi görmek vardı. Otobüs ve feribot bağlantılı biletimizi aldıktan sonra gerçek macera başlıyordu. Kani’den gelen son mail başlığı Jim Morrison’dan bir şarkıydı, “Break on through to the other side!” Gidince anladım! Gerçekten “Diğer tarafa kirişi kır” demek olan şarkı, tam olarak Bangkok - Ko Tao seyahatimize uygundu!

Kirişi kırdıktan sonra neler oldu neler!!! Onu da artık haftaya anlatırım…
 

HABERE AİT RESİMLER

Haberi Paylaş:
Etiketler:

HABER YORUMLARI

    Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

HABERE YORUM YAZIN

  • CAPTCHA security code
  • Yorumu Gönder

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Şahıs/Şahıslar’a aittir.