Cyprus Today sol

Ülkemizdeki sanat fiyasko

Ressam Kemal Ankaç’a “resim serüveniniz nasıl başladı?” diye sordum. Bana, “Ortada bir serüven falan yok, Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşıyoruz, vasatlığın tiranlığında” yanıtını verdi… Ülkemizdeki sanatın durumunu sorduğumda ise, çok özet bir cevap aldım

Ülkemizdeki sanat fiyasko
  • 18 Mart 2018, Pazar 12:18

Hüseyin AĞLAMAZ

Ressam Kemal Ankaç… Dolu dolu bir geçmişe sahip özel bir insan… Sanatı hayat felsefesi haline getirmiş bir sanatçı…


Ama birçok sanatçımız gibi onun da serzenişleri var…

“Ülkemizde özelde resim sanatını, genelde ise sanatın durumunu nasıl değerlendirirsiniz?” diye sorduğum Ankaç, “Fiyasko, fiyasko; fiyasko… Birkaç tane çok iyi ve sağlam sanatçımız var. Sağ olsunlar,  bunlar tüm olumsuzluklara rağmen adamakıllı kaliteli işler üretiyor ve onlar sayesinde Kıbrıs’ın kuzeyinde sanattan söz edebiliyoruz… Gerisi fasa fiso” diyor…


Ankaç’ “resim serüveniniz nasıl başladı?” diye sordum. Bana, “Ortada bir serüven falan yok, Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşıyoruz, vasatlığın tiranlığında” yanıtını verdi…


“Sanat üretiminin olmazsa olmazları nelerdir?” diye sorduğumda ise Ankaç, “büyük harflerle yaz” dedi ve ekledi:


“MAAŞ (para), MATERYAL ve MEKAN (atölye/işlik, ne derseniz deyin artık). 3 M faktörü olmazsa olmazdır”.

 

SORU: Sizi bilmeyenler için önce Kemal Ankaç’ı tanıyalım…

ANKAÇ: 1962 doğumluyum… Anne tarafından dedem ekmekçiydi. Baf’ta, bir başka deyişle kasabada Besler adında bir fırını vardı. Eskiler bilir, “Ekmekçi Nasuri”. Bugün dahi, onca yıl sonra karşılaştığım Bafidiler, “ah nerede dedenin ekmekleri, gullurileri, zeytinnisi, hellimlisi hele de tahinni bittası?” diye hayıflanırlar.


İlkokula başlayana dek çocukluğumun büyük kısmı o fırın ve etrafında geçti. Dedem ile nenemin ilk torunuydum. Nenemin adı Ceylan’dı. O döneme göre boylu poslu, heybetli bir kadındı. Kolonyal dönemde gardiyanlık yapmışlığı vardı. Fırın iyi gelir getiriyordu ve dedemle nenemin eli çok açıktı. Benden hiçbir şey esirgemezlerdi. O yıllarda benden bir yaş küçük bir kız kardeşim vardı, onun da adı Ceylan; şimdilerde Londra’da yaşıyor. Babam, Pergama Tarım Koleji mezunuydu. Mezuniyetinden sonra komandoluk yapmış, ardından da Ağrotur İngiliz Üssü’ne çalışmaya başlamıştı. Leymosun Ağrotur’a daha yakın Baf’a ise uzaktı; bu nedenle ebeveynlerim kız kardeşimle birlikte orada yaşıyordu, bense hastası olduğum kasabada dedem ile nenemin yanında kalmayı tercih ediyordum. İlk “angoni” olmanın avantajları müthişti. O günleri göz önüne alacak olursak, babamın geliri de Kıbrıs toplumunun ortalamasının üzerindeydi. Çocukluğumda maddi zorluk nedir bilmedim desem yalan olmaz…

 

SORU: Kasabayı özlüyor musunuz?

ANKAÇ: Fırınımız ve hemen arkasındaki nenem ile dedemin evi, Kurtuluş Lisesi’ne çok yakındı. O yıllarda kasaba halkının en büyük eğlencesi sinemalardı. Bugün geriye dönüp baktığımda, kasabadaki hayat da filmlere benziyordu zaten. Yıllar sonra İstanbul’da ilk kez bir Federico Fellini (İtalyan film yönetmeni) filmi seyrederken, kendimi kasabadaymışım gibi hissetmiştim. Akdenizliydik ve bu buram buram kokuyordu…


Baf renkli kişiliklerle doluydu, her biri bir Fellini filminin karakteri olabilirdi: Tellal Ramadan Katil (Kedi Katili), Lillikku Naciye (yasemin satıcısı), kafayı bulunca bodiri bardaklarını çiğneyen Mustafa Yerro, Topla Enver; kahveci Entarili Yusuf ve daha daha niceleri…

 

“Bana sanat virüsünü bulaştıran afişler”

 

SORU: Sinemaları anlatıyordunuz…

ANKAÇ: Sinemalar toplumun dünyaya açılan penceresi; adeta soluk borusuydu. Kasabaya yeni film gelince, sinema sahipleri filmlerin isimlerini ve oyuncuların adlarını kullanılmış sigara paketlerinin arka yüzlerine yazar tellal çıkarırlardı. Tellalların en mühimi az önce bahsettiğim Ramadan Katil’di. Yanlışım yoksa aynı zamanda düğünlerde; sünnet törenlerinde de darbuka veya zurna çalıyordu... Patronu kullandığından mıdır ya da kendisi mi kullanıyordu? Her daim elinde ters-yüz edilmiş, üzerinde sinemanın künyesi yazılmış 555 (tri fayıv) sigara paketiyle kasabayı gezer, filmleri müjdelerdi…  Bir de film afişleri vardı. Filmler yenilendikçe, sinemaların önlerinde olduğu gibi belli başlı yerlere yerleştirilen tabelalara yeni afişler asılırdı. O günlerde Türk aşk ve Amerikan kovboy filmleri revaçtaydı. Çoğunlukla bunların afişleri el yapımıydı. Müthiştiler. Harika çizilmiş ve boyanmış şeylerdi. Bunların asıldığı tabelalardan biri, dedemin fırınının hemen yakınındaki Kurtuluş Lisesi’nin ana kapısının ordaydı. Ramadan Katil’den yeni film geldiğini duyar duymaz soluğu Kurtuluş Lisesi’nin önünde alır, uzun uzun büyülenmiş gibi afişlere bakardım… Bana sanat virüsünü bulaştıran işte bu afişlerdi…

 

SORU: Film afişleri ve sanat… Peki resim serüveniniz nasıl başladı?

ANKAÇ: Ortada bir serüven falan yok… Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşıyoruz,  vasatlığın tiranlığında; burada neyin serüvenini yaşayacaksın?


Bugün geriye dönüp baktığımda, resmin kendisiyle tanışmam hayli ilginçti. Yeniler pek bilmez. O yıllarda yemişçi dükkanları vardı. Bunlar sadece yemiş (kuru yemiş değil, çeşit çeşit İngiliz çakuleti (çikolata), piskot (bisküvi), bağodo (dondurma ), kola (daha çok bel-kola; Kıbrıs’ta üretilen bir kola markasıydı) satardı. Yemişçi dükkanları biz çocukların mabedi gibiydi... Kurtuluş Lisesi’nin hemen yanında bunlardan bir tane vardı. Ayşaba’nın (Ayşe abla/Ayşe Zafer) yemişçi dükkanı.  Bir keresinde nenemden çifte şilini koparır koparmaz bir koşu Ayşeba’nın dükkana gitmiştim. Çifte şilin büyük paraydı. Epey bir şeyler aldım, Ayşeba aldıklarımı, nenemin Mars’ıyla birlikte sakulliye (naylon poşet) doldurup elime verdi ve beni fırına geri gönderdi.


Sanırım 5 veya 6 yaşındaydım. Dönüşümü geciktirmek ve aldıklarımı tüketerek neneme (çok iştahlı bir kadındı) kaptırmamak için fırına farklı bir güzergahtan dönmeye karar vermiştim. Bulaşıkların (kirli bulaşıklardan değil, Birleşmiş Milletler askerlerinden söz ediyorum, o yıllarda nedense onlara “bulaşıklar” deniyordu) yaşadıkları binanın arkasında dolaşıp cami avlusundan geçerek yolu uzatacaktım. Öyle de yaptım. Tam camiye yaklaşmıştım ki, orada; açık havada sonradan resim sehpası olduğunu öğrendiğim aparatlar üzerine yerleştirilmiş tuvaller üzerine resim yapan liseli öğrenciler gördüm. Başlarında da takım elbise giymiş, ağzında sigara olan, son derece ciddi duran bir öğretmen vardı. Onun da adını sonradan öğrenecektim.


Efsanevi resim öğretmeni Ali Atakan. Resimle tanışmam böyle olmuştu. Devamlı çizen bir çocuktum. Çoğunlukla, sağda solda bulduğum alçı parçalarıyla yerlere, duvarlara çiziyordum. Liselileri gördükten sonra resim defterleri alıp onları doldurmaya başlamıştım… Çoğunlukla sinema afişlerinde gördüklerimden öykündüğüm kovboy resimleriydi bunlar…


Uzatmayım, zaman geldi geçti, 1974’te Yunan darbesiydi, Türkiye’nin müdahalesiydi derken, kendimi Mağusa, Maraş’ta buldum. Kök saldığımız güneyden feci şekilde koparılmış; bütün dünyamız paramparça edilmişti. Babam Ağrotur’daki işini kaybetmiş, ekonomik olarak zora girmiştik.


1975 yılının sonlarında Maraş’ta kurulan Canbulat Lisesi’nin orta kısmına başlamıştım. Ve ilk resim dersimiz gelip çattığında Baf’taki takım elbiseli, ciddi duruşlu öğretmen karşımdaydı. Ali Atakan işini ciddiye alan bir hocaydı. Beş yıl boyunca hocalığımı yaptı. Matematikten, fizikten değil de resim dersinden çekinirdik. Çalıştın çalıştın, çalışmadın ipini çekerdi. Derslerim iyiydi, ortaokul ve lise yılları boyunca üç kez sınıf birincisi olmuştum. Fiziğe aşıktım. Fizik okumakla resim okumak arasında gidip geliyordum. Resim ağır bastı.

 

SORU: Eğitime nerede devam ettiniz?

ANKAÇ: O yıllarda Avrupa’da okumak gibi bir şansımız yoktu. Tek seçenek Türkiye’de okumaktı. Lise bitti, 6 Eylül 1980’de İstanbul’a uçtum. Akademi (şimdilerde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) Türkiye’nin sanatçı yetiştiren köklü tek kurumuydu. Ön kayıt yaptırıp sınav günlerini beklemeye başladım. O yıllar Türkiye için zor yıllardı, adı konmamış bir iç savaş vardı. Her gün ortalama 30-40 kişi siyasal kavgalarda hayatını kaybediyordu… Kıbrıs’a tabutta dönen Kıbrıslı öğrenciler vardı. İstanbul’a varışımdan altı gün sonra 12 Eylül darbesi oldu ve diyebilirim ki her nedense Türkiye’de durumlar sihirli bir el değmiş gibi düzeliverdi; normalleşti.


Akademi giriş sınavları zorluydu. En zorlusu da resim sınavıydı ve dört aşamalıydı. Sınavlar benim için iyi geçmişti. Hayli başarılı olmuştum. Sadece altı kişinin alınacağı sinema TV bölümünü 20/20 not almama rağmen ikincilikle kazanmıştım. Birincinin üniversite giriş sınavından aldığı not benimkinden birkaç puan fazlaydı. Heykel bölümüne iki öğrenci alınacaktı ve ben yine ikinci olmuştum. Notum 20/20’ydi… Grafik, seramik ve fotoğraf bölümleri sınavlarında birinci olmuştum. Resimde ise 25. sıradaydım… Nedeni ise hayali çizim sırasında meydana getirmemizi istedikleri natürmortta kullanmamız gereken unsurlardan biri olan “faraş”ın ne olduğunu bilmememdi. Resmi “faraşsız” yapmıştım. O yıllarda, “faraş” denen şeye bizde “kürecik (küçük kürek)” deniyordu… Resim bölümünü tercih ettim.


Bilinsin isterim ki. Burada sınavlarda gösterdiğim başarılardan söz etmemin nedeni kendimi yüceltmek istemem değil. Amacım 1970’li yılların ikinci yarısındaki çalkantılı; zorlu mu zorlu berbat koşullara rağmen, bugün resmen devlet eliyle yerle bir edilen Kıbrıs’taki eğitimin o günlerdeki kalitesine dikkat çekmektir. Lisede aldığım resim eğitimiyle İstanbul’daki Türkiye’nin en iyi sanat eğitimi veren kurumuna elimi kolumu sallayarak girdim. Bilenler bilir, Mimar Sinan’a girmek, tıp fakültelerine girmekten daha zordur. Bugün artık aramızda olmayan Ali Hoca’yı buradan sevgiyle; saygıyla anmak isterim, çok çok teşekkürler sayın hocam, bana bir hayat verdiniz.

 

SORU: Üniversiteyi bitirdiniz adaya döndünüz. İş imkanları neydi o dönemlerde adamızda?

ANKAÇ: Akademi beş yıllıktı. Okulu sevmedim ama çok çok yararını gördüm. Bu arada ailem de ekonomik nedenlerden dolayı Kıbrıs’ı terk etmek zorunda kalarak İngiltere’ye yerleşmişti. 1985 yılına kadar yaz aylarını Londra’da geçirdim. Bu büyük bir şanstı. Pek çok müze ve sergi gezme şansım oldu; sanatın ne olduğuna; ne olmadığına orada uyandım. Akademinin son yıllarında Filiz’i tanıdım. Birbirimizi sevdik, evlenmeye karar verdik. Askerlik için adaya döndüm, o beni İstanbul’da bekledi. Askerlik bitti, sıra iş bulmaya geldi.


Resim okuyanın burada yapabileceği ne ki? Sadece ve sadece öğretmenlik… Bir yıl kadar Dipkarpaz İlkokulu’nda geçici öğretmenlik yaptım sonra ortaokul ve lise münhalleri açıldı. Resim münhaline başvurdum. O münhaller sayesinde devleti tanıdım. Münhaller sırasında bana, Osman Keten ve Ümit İnatçı’ya yapılanlardan söz etmem mümkün değil, midem kaldırmaz. O yıllarda Devlet Resim ve Heykel Yarışmaları vardı… Bunlara katıldım, ödüller aldım (sanırım üç kez), resimler sattım. Bu şekilde ayakta kalmaya çalıştım.

 

“KIBRIS ve Cyprus Today’de muhabirlik yaptım”

 


Ödüller sayesinde Mustafa Ergün Olgun, Mehmetali Akpınar ve Metin Münir’i tanıdım. Ergün beyle Fluxus Sanet Galerisi projesini hayata geçirdik. Mehmetali Akpınar ve Metin Münir (her ikisi de Asil Nadir’in sahibi olduğu KIBRIS Gazetesi’nin tam yetkili sorumlularıydı) sayesinde yeni kurulmakta olan KIBRIS Gazetesi’ne muhabir olarak girdim. KIBRIS ve Cyprus Today gazetelerinin ilk muhabiriyim ben. Bu arada, Mustafa Ergün Olgun, Emin Çizenel, Mehmet Uluhan, Ümit İnatçı ve ben ve Filiz Fluxus Grup adında bir sanatçı gurubu oluşturduk.


İlerde araştırma yapan akademisyenler, araştırmacılar; özellikle de sanat tarihçileri, bu grubun ve Fluxus Sanat Galerisi’nin Kıbrıs sanatı için ne anlama geldiğini çok iyi anlayacaklardır. Sonraları grup dağıldı, galeri kapandı. Yolumuza devam ettik. Kişisel sergilerim oldu, karma sergilere katıldım. Bugünlere geldik işte. Zorlu bir süreçti, aman aman yol aldık mı? Keşke evet diyebilseydim.  Anlayacağın ortada öyle heyecan verici bir serüven falan yok… Olsa iyi olurdu ama yok…

 

SORU: Sanatınızdaki tarzınız ve manifestonuz nedir?

ANKAÇ: Bakalım kafa karışıklığı yaratmadan sorunuzu yanıt verebilecek miyim? Pek öyle tarzla falan işim olmaz benim. Açayım; Ben, insanlığın tek maddeden oluşan bir anayasası olduğuna inanırım. İnsana yakışanı yapmak… Burada öyle, “yok efendim görelilik”, “yok efendim bu onun kültürüdür”; “yok şunun dini vecibesidir”… İşlemez… Örnekleyim… Kadın veya erkeğin rızası olmadan onunla cinsel ilişkiye girilmez. Aksi kabul edilebilir midir? Aksini yapmak insana yakışır mı? Aksini yapmanın “görelilik”, “kültürel mazeretler” ya da “dini vecibelerle” açıklanabilir bir tarafı var mıdır? Tecavüzü haklı gösterecek bir mazeret olabilir mi? Bunu yapmanın insana yakışan bir hali var mıdır?


Ya da şu İspanyol maçoluğunun abartılı bir temsil olan boğa güreşlerine bakalım. Arenalarda toplana binlerce kişinin, boynuzlarından başka bir silahı olmayan zavallı bir boğanın birçok kez şişlenerek vahşice öldürülmesini seyretmesinin mazereti olabilir mi? Daha ne kadar bu anlamsız vahşeti  “kültürel tercih” olarak kabul edebileceğiz? Ben yaşamıma “insana yakışanı yapma” düsturunu yerleştirmeye çalışıyorum ve bunu sanatıma da hakim kılmak istiyorum. Tarzı bir tür angaje olma hali olarak görür, sakıncalı bulurum… Tarz sözde istikrarı, o da tekrarı getirir ki, bunun sanatçı için en büyük tuzak olduğuna inanırım. Angajman sanatçılığı tekrarı kutsadığı için bana terstir. Tarz benden uzak dursun. İnsanları insana yakışanı yapmaya davet etmek, sanatımın misyonudur. Bunu yaparken de duruma bakar tavrımı belirlerim. İşimi ne görecekse ona yönelirim. Tavrımın en iyi temsilcisi Gerhard Richter’dir. Onun çalışmalarına bakarsanız ne demek istediğimi anlarsınız.

 

SORU: Ülkemizde, sanatçıya yüklenen belli algılar vardır. Bunlardan biri de "sanatçı siyaset yapmaz, sanatçı politikaya karışmaz" gibi söylemlerdir. “Kültürkırım” serginizi düşünecek olursak, siyasetin tam merkezinde yer alan bir söyleme sahip. Bununla ilgili neler söylemek istersiniz.

ANKAÇ: Diler ve isterdim ki dünya dikensiz bir gül bahçesi olsun. Sanatçılara da, sadece ve sadece bu gülleri resmetmek düşsün; rengarenk, iç açıcı güller çizip boyasınlar. Ama neeerdeeee? Uzağa gitmenin gereği yok. Yakın ve Ortadoğu alevler içinde. Sahillere çocuk ölüleri vuruyor. Savaşların ve kötü ekonomilerin dayattığı zorunlu/gönüllü göç hareketleri dünyanın dengesini bozmuş. Kültürler bozunuma uğrayıp kırıma uğramış. Bu yüzden batı ülkelerinde Nazizim hortlamış; semirip güçleniyor. Hal böyleyken, “politikaya karışmayıp” da gül resmi mi çizip boyayalım? İnsanlığın anayasasına yakışmazdı böyle yapmak…

 

SORU: Eşiniz Filiz Ankaç’la aynı meslekten olmanızın sanatınıza yansımaları hangi düzeydedir?

ANKAÇ: Yaptıklarımız üzerinde doğrudan bir etkimiz yok. Ancak işimizi sürdürmek için neye gereksinim duyduğumuzu iyi bildiğimizden birbirimizi kollayıp, birbirimize yardımcı oluyoruz. Eşi sanatçı -kendime sanatçı demek her zaman için beni zorlamıştır- olmayanlara göre durumumuz çok daha iyi tabii ki.

 

SORU: Günümüz kapitalist anlayışının bireye dayattığı algılar malumunuz. Bu noktada sanat, günümüz insanına ne kadar katkı sağlayabilir?

ANKAÇ: Kapitalizm yağma ve haraç ekonomisinin en son versiyonudur. Bahsettiğin, sanatla kapitalizmi alaşağı etmekse, ben sanatın böyle bir gücü olduğunda inananlardan değilim. Yok eğer, kapitalizmin insanlıkta açtığı yaraların sanat yoluyla iyileştirilmesinden bahsediyorsan, bu mümkündür. Sanatın sağaltıcı bir yanı olduğu gerçeğini yadsıyamayız. Sanat çabasını, sanatın bu ilk işlevine, sağaltma aracı olarak sanata varma gayreti olarak açıklayan pek çok sanatçı vardır. Bunlar kendilerini şaman rahiplerinin günümüzdeki ardılları olarak kabul ederler… Bu kabullenişin izlerini benim sanat çabamda da görebilirsiniz. Kapitalist bayağılığı aşmanın yoluna gelince, çirkef kokusundan çirkefi kurutmadan kurtulamazsınız.

Beğendim 0 Muhteşem 0 Haha 0 İnanılmaz 0 Üzgün 0 Kızgın 0

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

BU HABERİ OKUYANLAR BUNLARI DA OKUDU

YAZARLAR

tümü
    Takımlar O G B M Av P
1 YENİCAMİ AK 28 18 7 3 34 61
2 DOĞAN TÜRK BİRLİĞİ SK 28 16 5 7 18 53
3 GAÜ ÇETİNKAYA TSK 27 16 4 7 15 52
4 BİNATLI YSK 28 14 7 7 19 49
5 MERİT ALSANCAK YEŞİLOVA SK 27 11 10 6 8 43
6 BAF ÜLKÜ YURDU 28 11 8 9 14 41
7 LEFKE TSK 28 12 5 11 11 41
8 KÜÇÜK KAYMAKLI TSK 28 13 2 13 2 41
9 CİHANGİR GSK 28 11 6 11 2 39
10 TÜRK OCAĞI LİMASOL 28 12 2 14 2 38
11 MAĞUSA TÜRK GÜCÜ 28 10 7 11 3 37
12 GENÇLİK GÜCÜ TSK 28 10 2 16 -25 32
13 L. GENÇLER BİRLİĞİ SK 27 7 7 13 -16 28
14 YENİ BOĞAZİÇİ DSK 28 5 8 15 -32 23
15 YALOVA SK 28 5 7 16 -21 22
16 OZANKÖY SK 27 4 7 16 -34 19
yukarı çık