Taner ERGİNEL
Bu görüşte olanlar zaman zaman Rum liderlerin söz ve davranışlarından çözüm istemediklerini görüp ümitsizliğe kapılmaktadırlar. Orams kararlarından sonra müzakerelerin ve bir çözüme ulaşmanın çok daha gerekli hale geldiğini öne sürmeye başladılar. Buna karşı olan diğer bir görüş ise Orams kararlarından sonra bir anlaşmaya varmanın anlamsız hale geldiğini çünkü yapılan anlaşmanın geçersiz olacağını öne sürmektedir. Acaba bu görüşlerden hangisi doğrudur? ABAD (Avrupa Birliği Adalet Divanı)’nın aleyhimize verdiği karar AB’nin birincil hukukudur ABAD (ATAD, AAD) ın 28 Nisan 2009’da aleyhimize verdiği kararın ne anlama geldiğini özetle görmüştük. Bu karar Rum Yönetiminin AB ye Katılım Sözleşmesine ek 10. Protokol, yorumlanarak verilmişti. Katılım sözleşmeleri AB nin birincil hukukudur. ABAD kararı ise bu hukukun yorumudur ve dolayısıyla birincil hukuktur. AB nin birincil hukuku AB hukuk normları hiyerarşisinde en üst düzeyde yer alır. Bir ülkede yasaların Anayasaya uygun olma zorunluluğu olduğu gibi AB deki kuralların da birincil hukuka uyma zorunluluğu vardır. Aykırı olma durumunda birincil hukuk geçerli olur ve diğer kurallar geçersiz hale gelir. Şu halde Kıbrısta varılacak anlaşma AB nin birincil hukuku haline gelmeyecekse Orams davasında ABAD ın verdiği karar geçerli olmaya devam edecek, Rum Mahkemelerinin Kıbrıs Türkleri aleyhine verdiği kararlar geçerli olacak ve halklar arası müzakerelerde varılan anlaşmanın bir anlamı kalmayacaktır. ABAD kararı değişebilir mi? Kıbrıs Türk Halkını AB ülkelerinde Rum Halkın tutsağı haline getiren, diğer bir ifade ile idam kararı niteliğinde olan 28 Nisan 2009 tarihli ABAD kararının nasıl değişebileceğini anlamak için genel hukuk bilgilerine göz atalım. Bilindiği gibi Yasaları Yasama Meclisleri veya Parlamentolar yapar. Daha sonra yorumlama görevi ise Mahkemelere düşer. Mahkemeler bir yasayı yorumlayıp karar verdiler mi bu karar bir daha değişmez. Çünkü yargıda “kesin hüküm” ilkesi vardır. Diyelim ki Hükümet bir kararı beğenmedi ve değiştirmek istiyor. O zaman başa dönmesi ve yasayı değiştirmesi gerekir. Bunun gibi Kıbrıs Türkleri aleyhine ABAD ın verdiği idam kararının değişmesi için de başa dönmek ve yorumu yapılan Katılım Sözleşmesini değiştirmek gerekir. Buna göre Kıbrıs görüşmelerinde varılacak anlaşmanın bir anlam ifade etmesi için AB ye katılım sözleşmesi haline gelmesi yani geçmiş katılım sözleşmesini değiştirmesi gerekir AB ye katılım sözleşmesi değişebilir mi? AB ye katılım sözleşmesinin değişmesi için izlenmesi gereken yol üzerinde duralım. Bunun için her şeyden önce Rum Yönetiminin buna razı olması gerekir. Yani iki halkın haklarına ilişkin çeşitli konularda bir anlaşmaya varmak yeterli olmayıp bu anlaşmanın AB ye katılım sözleşmesini değiştireceği ve AB nin birincil hukuku haline geleceği konusunda da anlaşmaya varmak gerekir. Ancak bu da yeterli değildir. Çünkü Kıbrıs’ın AB ye katılım sözleşmesi Kıbrıs Rum Devleti ile AB arasında yapılmış bir sözleşmedir ve dolayısıyla AB’nin de bu sözleşmenin değişmesini kabul etmesi gerekir. AB Yöneticilerinin katılım sözleşmesinin değişmesini kabul ettiğini varsayalım. Bu değişikliğin yasal hale gelmesi için yeni sözleşmenin AB ye üye 27 ülke parlamentolarının her birinde ayrı ayrı onaylanıp kabul edilmesi gerekir. Bunun ise çok zor bir iş olduğu açıktır. Bir tek devlette onaylanmazsa yeni katılım sözleşmesi geçersiz olacak ve Kıbrıs Türk Halkı ABAD kararının öngördüğü gibi Rum yasalarına tabi, tutsak bir azınlık olmaya devam edecektir. Müzakereler konusunda makul yaklaşım nasıl olabilir? Kıbrısta varılacak anlaşmanın AB katılım sözleşmesini değiştirmesinin ne kadar zor olacağını öğrenen sade bir vatandaş nasıl düşünür? “Yıllarca görüşüp anlaşma yapmaya çalışmadan önce bu anlaşmanın işe yarayacağı yani AB ye katılım sözleşmesini değiştireceği konusunda anlaşalım. Boşuna zaman kaybetmeyelim” diye düşünür değil mi? Maalesef Türk tarafının böyle bir yaklaşımı yoktur. Türk tarafı sadece varılacak anlaşmanın AB nin birincil hukuku haline gelmesi konusunun müzakerelerde tartışılacak konulardan biri olmasında ısrar ediyor ve bunu yeterli buluyor. Rum Tarafından ve AB Yöneticilerinden ise katılım sözleşmesinin değişmesine razı oldukları ve bunu gerçekleştirecekleri yönünde hiç bir ümit ışığı gelmiyor. AB Yöneticileri sanki Kıbrıs Türkleri saf ilkokul çocukları imiş gibi bilineni tekrarlıyorlar ve yeni sözleşmenin birincil hukuk haline gelmesi konusundaki ısrarımızı ve kaygılarımızı anladıklarını söylüyorlar. Bu kaygıları gidermek için yaptıkları hiçbir şey yok. Geçmişte sözlerini tutmamış olan bu kuruluş bu kez söz dahi vermiyor. Genelde katılım sözleşmelerini değiştirmenin kolaylaşacağı ve üye devlet parlamentolarında onaylanma şartının ortadan kalkacağı söyleniyor. Ancak değişikliğin ne zaman ve nasıl geçekleşeceği konusunda ne bir açıklama var ne de bir güvence. AB de 44/ 2010 sayılı tüzüğün değiştirilmesi için bazı çalışmalar yapılıyor. Tüzük birincil hukuk olmadığı için oy çokluğu ile değiştirilmesi mümkün. Ancak bu değişikliğin Kıbrıs Türk Halkına yapılan haksızlığı gidermesi söz konusu değil. Çünkü temel haksızlık Tüzüğün değil Protokolün yorumunda yapılmıştır. Tüzüğün değişmesi ile Kıbrıs Türk halkının haklarının korunabileceğini düşünmek için çok saf olmak gerekiyor. AB nin tutum ve davranışından Kıbrısta bir anlaşma istediği konusunda samimi olmadığı şüphesi uyanmıyor mu? Bir taraftan gerçekleşmesi söz konusu olmayan bir anlaşmanın yapılmasını destekler gibi görünüyor, diğer taraftan ABAD a sunulan AB Komisyonu raporunda Kıbrıs Türklerini Rum Yönetimine bağlı bir azınlık haline getirmeye çalışıyor. Herhalde müzakerelerin uzun süre devam edeceğini ve zaman içinde Kıbrıs Türk Halkının azınlık olmaya razı olacağını düşünüyorlar. Geçerli olmama olasılığı çok yüksek olan bir anlaşmaya varmak için müzakerelere devam etmek doğru mu? Olayı yine bir benzetmeyle anlatmaya çalışalım. İki kişi arasında anlaşmaya varmak için görüşmeler yapılıyor. Verilen Mahkeme kararları nedeniyle bu anlaşmanın geçerli olmayacağı ortaya çıkıyor. Anlaşmanın geçersiz olmasından zarar görecek taraf biraz durup “geçerli olacak bir anlaşma yapalım. Anlaşmanın geçerli olmasını garantiye alalım” demiyor ve hararetle müzakerelere devam etmek istiyor. Bu yaklaşımın tutarlı olup olmadığına karar vermek sizlere düşmektedir. ABAD kararının olumsuz etkisinden kurtulmanın yolu yok mu? ABAD kararının etkisinden kurtulma yolunun Kıbrıs Cumhuriyeti katılım sözleşmesini değiştirmek ve mevcut sözleşmenin yerine yeni bir katılım sözleşmesi koymak olduğunu görmüştük. KKTC’nin ayrı bir devlet olarak tanınması ve AB ye girmesi de bunu sağlayacak yollardan biridir. O zaman da yeni bir katılım sözleşmesi yapılacak ve dolayısıyla ABAD kararı ortadan kalkacaktır. Böylece Kıbrıs Türk Halkı AB ülkelerinde aranan borçlular ve suçlular haline gelmekten kurtulacaktır. KKTC halkı kendi derogasyonlarını kabul ettirip AB içinde hiçbir sorunla karşılaşmadan güvenli bir yaşam sürdürebilecektir. Böyle bir gelişme Türkler ile Rumlar arasındaki anlaşmazlıkları ortadan kaldıracağından Kıbrısa sürekli barış getirecektir. Ancak bu güzel gelişmelerin gerçekleşmesi için öncelikle bizim böyle bir çözüme inanmamız ve kararlı bir mücadele vermemiz gerekir.
Yazı dizisinin yarınki bölümünde ATAD kararının uluslararası hukuka uygun olup olmadığını tartışacağız.
|