Vakıflar Sağ
Akacan Holding
Ahmet TOLGAY

Ahmet TOLGAY

12.04.2017

  • Website
  • Google+
  • Instagram
  • LinkedIn
  • Email

Devlet tiyatrolarımızın yalnızlığına dokunmak…

“Yangın Yerinde Orkideler” adlı oyunu sahnelediği o dönemde Kıbrıs Türk Devlet Tiyatroları’nın Lefkoşa’daki salonu “elektrik kontağından kaynaklandığı” öne sürülen bir yangında 15 dakika içinde kül olur!..

Facianın tarihi 27 Şubat 1999!.. O yılın “Dünya Tiyatro Günü”nden tastamam bir ay önce…

Facianın üzerinden 18 yıl, 1 ay, 16 gün geçtiği halde Kıbrıs Türk Devlet Tiyatroları’nı yeni bir binaya kavuşturabilme adına karar mekanizmalarımız hâlâ tek bir adım atmadı…

                                                               *             *             *

Adı anıldığında tüm dünyanın da saygı duruşuna geçtiği Alman edip Goethe der ki: “Ulus ve devlet olabilmek için önce devlet tiyatrosu oluşturulur.”

Bu vurgudan esinlenerek benim naçizane diyeceklerim şunlardır şimdi:

Antik dönemlerde bile Kıbrıs’ta ulusların ve devletlerin var olduğunun yaşayan kanıtları Salamis ve Soli’deki muhteşem amfiteatırlardır. 

Gelelim bize: 60’lı yıllarda halkımız inanılmaz yokluklar ve acılar içinde bir var oluş savaşımı verirken o günlerin yetkilileri ve kültür - sanat çevreleri bu topraklarda bir ulus ve devlet yaratmanın kararlığı içindeydiler. O nedenle Goethe’nin böyle bir kararlılığın ifadesi olarak gördüğü hamleyi yaparak “Kıbrıs Türk Devlet Tiyatroları”nı oluşturmuşlardı.

Modern Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken Mustafa Kemal Atatürk de aynen öyle yapmamış ve Türkiye Devlet Tiyatroları’nı kurmamış mıydı?..

Gelgelelim bugünün karar mekanizmalarımızda 60’lı yılların ruhu yok maalesef… Çünkü o yıllardaki karar mekanizmalarımızın tam aksine, ulus ve devlet olabilmenin gereği olan devlet tiyatrolarını diriltme, yanan salonunun yerine bir yenisini koyma düşüncesi bugünkü yönetici karolarında görülemiyor…

60’lı yıllardaki yöneticilerimiz kurup yasallaştırdıkları kurumun adına “Devlet Tiyatrosu” da dememişlerdi. Ya ne demişlerdi? “Devlet Tiyatroları” demişlerdi. Çünkü kurumun kuruluş şeması devlet tiyatrolarımızın tüm ülkeye yayılmasını ve her bölgede devlet sahneleri kurulmasını öngörüyordu…

                                                                              *             *             *

Bir oyunu izlemek üzere Kıbrıs Türk Devlet Tiyatroları’nın mütevazı mekânına gittiğimde, işte tüm bunları düşündüm yine… Ve genç kuşak oyuncularının sahnelediği oyunun harikulâde akışına buruk duygular içinde bıraktım kendimi…

Burukluğumu yoğunlaştıran bir diğer etken de, giriş kapısının hemen yanında nostaljik fotoğraflarla oluşturulan minik galeriydi. Devlet tiyatrolarımızı yaratarak ülkeye ve topluma armağan etmek adına emek veren sanatçılarımızın bir zamanlar sundukları oyunların fotoğraflarından ve broşürlerinden oluşuyordu o minik galeri… Kimler yok ki o fotoğraflarda!.. Üner Ulutuğ, Kemal Tunç, Hatice Söğüt, Ayla Haşmet, Yücel Köseoğlu, Hilmi ve Çetin Özen kardeşler,  Hülâgu Aytaçoğlu, Biler Demircioğlu, Nagehan Halit, Perihan Halit, Doğan Erçağ, Nevzat Şehitoğlu… 

Bugünün sanatçıları, yanmış binanın fuayesini, 40 koltuk yerleştirerek ve koltukların tam dibine minik bir sahne kurarak cep salonuna dönüştürdüler.  Yıllardır o salon senin, bu salon benim dolaşmak zorunda kaldıkları için… “Bizim olsun, ama varsın minicik olsun” diyerek kendi gösteri mekânlarını oluşturmuşlar…

                                                                              *             *             *

“Yalnız Değilsin” işte o salonda izlediğim oyundu… Karar mekanizmalarını oluşturan büyükleri ve yöneticileri tarafından tiyatroyu yaşatma savaşımında yalnız bırakılan genç oyuncular yalnızlığa dair oyunlarını sunuyorlardı bize… Ve oyunlarında yalnızlığın dayanışma ve sevgiyle aşılabileceğinin mesajını veriyorlardı…

Tek perdelik “Yalnız Değilsin”i yazan ve yöneten Cevahir Caşgir iki başrolden birinde “Sedef” karakterini canlandırıyor… “Deniz” adlı diğer genç kadın karakterini ise Zehra Evliya Parıldak oynuyor…

Cevahir Caşgir’in Hacettepe Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nde, Zehra Evliya Parıldak’ın ise Müjdat Gezen’in ünlü okulunda yetiştiğini önceden öğrenmişim. Aldıkları tiyatro eğitiminin hakkını çok güzel veriyorlar. Bravo.

                                                                               *             *             *

Salon o kadar minik ve sahne izleyicilerle o kadar haşır neşir olmuş ki, kendimi bir sosyal mekânda hissediyorum… Tutun ki bir barda, ya da kafeteryada… Oturmuş içkimi yudumlarken iki genç kadının konuşmalarına, birbirlerine açılmalarına, birbirlerinin yalnızlığını paylaşıp çoğalmalarına tanıklık ediyorum… Onlarla coşup, onlarla hüzünleniyorum… 

Genç kadınlar internette tanışmışlar ve bir araya gelmeye karar vermişlerdir. İkisi de aşkı aramaktadır aslında… Özellikle Sedef, “Deniz” adlı bir erkekle buluşacağını düşünerek gelmiştir randevusuna… Sevgilisinden yeni ayrılan Deniz ise, bir sahil kasabasına kaçarak orada yakışıklı bir balıkçıyla romantizmi yakalama düşlerindedir…

Günlük yaşamın hallerinin iki yalnız kadının buluşması eksenindeki sunumu yapılırken, onlara kendinizi o kadar yakın duyumsuyorsunuz ki, bazı repliklerde ve beden dillerinde olaya müdahil olma isteğine kapılıyorsunuz… Oyunun başarısı da, işte bu etkilenişimi yaratabilmekteydi zaten… O nedenle bir saatlik performans tamamlandığında adeta oyunun bir parçası olarak ayağa fırlayarak avuçlarımızı patlatırcasına alkışlıyoruz sanatçılarımızı…           

Yazıyı Paylaş:

YORUMLAR

    Köşe Yazısına Ait Yorum Bulunmamaktadır....

YORUM YAZIN

  • CAPTCHA security code
  • Yorumu Gönder

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Şahıs/Şahıslar’a aittir.