Vakıflar Sağ
Akacan Holding
Ahmet TOLGAY

Ahmet TOLGAY

30.09.2016

  • Website
  • Google+
  • Instagram
  • LinkedIn
  • Email

Eylül’e veda…

Eylül ayının ilk gününde, bu ayın romantizmine ve yumuşak iklimine dair yazı yazılır da, bu ayın son gününde artık sıcaklara tamamen veda etmemize dair yazı yazılmaz mı?

Düşüncem o ki, sağlık açısından hiç de şakası olmayan Kıbrıs’ın korkunç sıcaklarını geride bırakıp sonbahara girerken, mevsimsel muhasebemizi yapmanın da zamanıdır Eylül’ün bu son günü.

Biteviye akıp giden zaman içinde, geride bıraktığımız yaz ayları, aşırı sıcaklardan kaynaklanan ölümler, hastalıklar ve tedirginliklerle doludur hep… Kıbrıs’ın tarihi de zaten aynen işte böyle der ve çok da doğru der…

Her yıl dayanılmaz yaz sıcaklarının yaşandığı Kıbrıs’ta özellikle Temmuz ve Ağustos ayları, ısının tavan yaptığı aylardır.

Eylül ayı, eksik olmayan ama yumuşayan sıcaklarına karşın, bir ferahlamayı da beraberinde getirir Kıbrıs’ın insanlarına…

İzin ve tatil hakkı olanlar, bu haklarını ille de Temmuz ve Ağustos’ta kullanmaya ve bıkkınlıkla harmanlanan bir telaşla serin yerlere kaçmaya çalışırlar.

Kaçamayanların ve hele de ekmek parası adına kızgın güneşin altında çalışmak zorunda kalanların ise vay hallerine!.. Yanıp kavrulurlar...

Küresel ısınma nedeniyle ünlü ada sıcaklarının her yıl biraz daha şiddetlendiği Kıbrıs’ta, denizden uzak olan başkent Lefkoşa, bu sıcakların rekor kırdığı bölgedir.

Termometreye bakıldığında, Lefkoşa’daki ısının diğer bölgelere oranla birkaç derece daha yüksek olduğu yaz mevsimi boyunca hep görülür. Eylül’ün sonuyla birlikte çıkagelen sonbahar ise, Lefkoşa’nın en güzel mevsimidir.                                                                       

On bin yıl öncesinin Kıbrıslılarının bu bölgeyi başkent olarak seçme nedenlerinden biri de, yasemin kokulu ikliminin püfür püfür serin olmasıydı. Sık ormanlarla kaplı dağların eteğindeki bu esintili bölge, yerleşim için son derece albeniliydi… Dağlardaki ormanların çam kokuları, bir aroma çağlayanı gibi aşağılara doğru akıp gelirdi… Kentin ortasında, bugün adına “Kanlıdere” dediğimiz bir ırmak akardı... Yaz ve kış, hiç durmamacasına… Tarihçiler, şimdilerde “Ara Bölge” ya da “Yeşilhat” olarak bilinen Ermu Caddesi’nin Kanlıdere’nin kurutulmuş yatağı olduğunu yazarlar.

Yüzyıllar öncesi başlayan yerleşim hareketiyle birlikte Lefkoşa’nın içi ve çevresi de bolca ağaçlandırıldı. Bahçesiz tek bir ev yoktu… Gezgin yazarların eski Lefkoşa gözlemlerinde, yüksek hurmalıklardan, geniş bahçeli şirin evlerden bolca söz edilmektedir.

Bu bahçeli evlerdeki konukseverlikler ve geleneksel ağırlamalar, o gözlemci gezginlerin Lefkoşa anekdotlarında şükran yüklü sözcüklerle anlatılmaktadır. Hele soğutulmuş içecekleri de içeren serinletici yaz ağırlamalarına dair öylesine anlatımlar var ki!..

Bahçeler arasına yerleştirilen ve malzemesinde tek gram çimento ve demir bulunmayan sağlıklı kerpiç ya da kesme sarı taş örgülü evler, hava dolaşımına olanak sağlayacak bir mimarinin eserleriydiler. Tavanları yüksek, pencereleri ise bol ve genişti. Uğultulu ulu ağaçların da gölgesindeydiler.

Gezginlerin anılarından öğrendiğimiz o eski Lefkoşa, sanki bir Babil kentiydi… Hani, nerede şimdi o güzelim bahçeli ve ağaçlı şirin evler? Eski Lefkoşa’nın karakteristiği olan hurmalıklar nerede? Bir zamanlar ortasından nehir geçen yemyeşil Lefkoşa, artık bir beton cehennemidir.

Çevresel duyarsızlık zaman içinde Lefkoşa’yı ağaçlarından ve yeşilliklerinden arındırdı. Baltanın ve yangınların yok ettiği serinletici ormanların yerini, alev kusan kayalar ve bozkırlar aldı.

Belleğimizin en acı olaylarından biridir ki, 1995’deki unutulmaz Beşparmaklar yangını da her şeyin üstüne tuz biber ekti. O büyük yangın, Lefkoşa’yı klimatik özelliğinden tümüyle arındırdı, bir çöl kentine dönüştürdü.

Yok başka çaresi ey dostlar; ölümcül yaz sıcakları rekora vuran Lefkoşa’nın havasını yumuşatabilmek adına birkaç neslin bıkmadan ve usanmadan ağaçlandırma ve yeşillendirme kampanyasına soyunması gerekir. Ama pek de görülemiyor o heves, ne yazık…

Tam tersine ayakta kalabilen ağaçları ve yeşillikleri de yok etme yönünde bir devinim söz konusu… Bu bağlamda her gün yeni bir barbarlığa tanık olmakta ve başkentimizin yok edilen doğası, gelenekleri ve yeşillikleri karşısında içimiz yanmaktadır…

Eylül ayının sonunda sonbahara hazırlanan o tek tük başkent ağacından dökülen yapraklar rüzgârlarda savrulurken, işte bunları yazmak kaçınılmazdır doğrusu…

Yazıyı Paylaş:

YORUMLAR

    Köşe Yazısına Ait Yorum Bulunmamaktadır....

YORUM YAZIN

  • CAPTCHA security code
  • Yorumu Gönder

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Şahıs/Şahıslar’a aittir.